*Birol KESKİN doğduğu şehri yazdı...
[email protected]
Fotoğraf:Birol KESKİN...
Şehir henüz kendini bu kadar ciddiye almazken, binalar gökyüzüne meydan okumamışken, yollar insandan kıymetli değilken... Bir mahalle yalnızca evlerin yan yana gelişi değil, insanların birbirini tanıdığı, akşamüstü kapı önlerinde sandalyelerin uzatıldığı bir hayatken...
Çocukluğum sokaklarda, arsalarda, dut ve erik ağaçlarının altında geçti...
Sokağın bir sonu vardı, gökyüzünün sınırı yoktu...
Deniz vardı...
Her şeyden önce deniz...
Kokusu vardı; akşamüstü kıyıya vuran lodos rüzgarının, yosunun, uzaktan gelen vapur sesinin, ince belli bir çay bardağının sessizliği vardı...
İstanbul’u biraz da böyle hatırlıyor ve yaşıyorum...
Sonra şehir kabuk değiştirmeye başladı...
Önce beton binalar yükseldi, sonra yollar uzadı, köprüler çoğaldı, insanlar arttı. İstanbul devleşti; artık sınırları çizilemez oldu...
Ama ben büyüdükçe şehrin küçüldüğünü fark ettim...
Gökyüzü daraldı, boşluklar azaldı, yeşil çekildi. Ağaçların gölgesi, mahalleler, komşuluklar, insanın kendi içine çekilip nefes alabileceği yerler azaldı...
Şehir çoğaldı, hayat azaldı...
Çocukların oynadığı yerlere binalar dikildi. Bizim toprağa basarak, dizlerimizi kanatarak öğrendiğimiz hayatın yerini, bugün gri duvarlar arasında ekranlara mahkum edilen çocukların sessizliği aldı. Bir ağacın yıllarca büyüyebildiği topraklara otoparklar yapıldı. Toprağın o can veren, nemli kokusunun yerini sıcak asfaltın ve egsozun boğucu soluğu aldı...
Betondan evler büyüdü, odalar çoğaldı; insanın insana ayırdığı zaman azaldı...
Koca apartmanlarda binlerce insan yaşıyor artık. Aynı kapıdan geçiyor, aynı asansöre biniyor, aynı gökyüzünün altında yaşıyorlar. Eskiden bir tencere yemeğin, bir acının ve sevincin paylaşıldığı o kapılar şimdi sımsıkı kapalı; insanlar aynı binanın içinde birbirlerinin hayatlarından tamamen habersiz...
Ben doğduğumda dünyada iki buçuk milyar insan vardı. Bugün sekiz buçuk milyar...
Altmış üç yıllık ömrümde dünyanın neredeyse üç katına çıktığını gördüm...
İstanbul da bu büyük kalabalığın içinde büyüdü, genişledi, hızlandı. O her geçen gün büyüyen kalabalığın içinde yalnız hayatlar da her geçen gün artıyor şehrin o karmaşasında...
İnsanoğlu uzun süre her şeyi büyütmeyi ilerlemek sandı: daha yüksek binalar, daha geniş yollar, daha büyük alışveriş merkezleri, daha hızlı ulaşım, daha fazla tüketim...
Zaman artık yavaşça akmıyor, birbiriyle yarışıyordu...
Sanki hayatın ölçüsü hep “daha fazla” olmak zorundaydı...
Oysa insanın ihtiyacı bazen daha fazlası değil, biraz daha azıdır:
Biraz daha az gürültü...
Biraz daha az beton...
Biraz daha az hırs...
Biraz daha sadelik...
Biraz daha az kalabalık...
Biraz daha fazla gökyüzü...
Biraz daha fazla iyot kokusu...
İstanbul’a bugün baktığımda yalnızca değişmiş bir şehir görmüyorum...
Kendi geçmişime bakıyorum...
Bir şehir yalnızca taş, beton, yol ve bina değildir...
Şehir, insanın hafızasında bıraktığı izdir...
Karaköy İskelesi’nin o eski tahta gıcırtısında gençliğin, ulu bir çınarın altında ilk hayallerin, bir sokağın köşesinde çocukluğun kalır...
Bir ağacın altında yıllar önce söylediğin bir cümle, belki de sevdiğin kalır...
Sonra şehir değişir...
Hafıza değişmez...
Belki bu yüzden İstanbul’a her dönüşümde biraz yabancı, biraz da evimde hissederim kendimi...
Artık o eski İstanbul yok...
Ama benim İstanbul’um hala yaşıyor zihnimde:
Bir kokuda, bir rüzgarda, bir akşam ışığında, denizin üstünde, gece karşıdan baktığımda adaların ışıklarında, kırılan güneşte...
Ben denize yalnızca bakmıyorum...
Denizle düşünüyorum aslında...
Belki de İstanbul’la bağımın asıl nedeni bu...
İstanbul benim için doğduğum şehirden fazlası:
Hayata ilk baktığım yer...
Dünyayı ilk kez anlamaya çalıştığım yer...
İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, daima içinde bir yerlerde taşımaya devam ettiği ilk ev vardır...
Şimdi kadim İstanbul’un büyüklüğüne bakıyorum ve kendime soruyorum:
Bir şehir büyürken insanına daha az yer bırakıyorsa, gerçekten büyümüş müdür?
Yoksa biz, "gelişme" adını verdiğimiz o dev tüketim aldatmacasıyla, sadece bugünü değil; çocukların yarınlarını, toprağın nefesini, kısacası geleceğin kendisini mi tüketiyoruz?
Bir şehrin gerçek büyüklüğü, gökdelenlerinin yüksekliğinde değil, insanlarının nefes alabileceği boşluklarda saklıdır...
Bazen bir şehir büyümez; sadece üzerine yeni katlar çıkar...
Ve bazen en büyük şehirlerin içinde, insanın kendisi için ayırabildiği yer küçücük kalır...
Ben İstanbul’un büyümeyi bırakmasını istemiyorum.
Belki artık büyümenin ne olduğunu yeniden düşünmesini istiyorum:
Daha fazla beton değil, daha fazla gökyüzü...
Daha fazla bina değil, daha fazla hayat...
Daha fazla kalabalık değil, daha fazla insan...
Gerçek büyümek, kendine daha çok yer kaplamak değil, başkalarına da yer bırakabilmektir...
İstanbul bunu yeniden yapabilir mi, bilmiyorum...
Ama dışarıda ne kadar beton yığını yükselirse yükselsin, içimdeki o ilk evi koruduğum sürece, bu kör hengamede tükenen geleceğe rağmen, doğduğum şehrin bir gün yeniden nefes alabileceğine inanmak istiyorum...
* Sendikacı ve yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








