*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Eduardo Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabını yıllar sonra bu kez Almanca okuyorum. Türkçesini ilk okuduğumda beni derinden etkilemişti. Şimdi aynı kitabı başka bir dille yeniden okurken hissettiğim duygular hiç değişmemiş: Yaşananlar büyük bir insanlık trajedisiydi...

Galeano, Latin Amerika'nın tarihini anlatırken aslında yalnızca bir kıtanın geçmişini anlatmaz. Altının, gümüşün, toprağın, şekerin ve petrolün nasıl büyük bir zenginliğe dönüştüğünü; fakat bu zenginliğin o topraklarda yaşayan halkların refahına değil, dışarıdaki sömürgecilerin ve içerideki işbirlikçi elitlerin kasalarına aktarıldığını anlatır. Din ile kılıç, dün olduğu gibi bugün de zenginliği halktan koparmanın kılıfı olmuştur...

Galeano'yu okurken insan ister istemez kendi coğrafyasına bakıyor. Elbette Türkiye'nin tarihi Latin Amerika ile aynı değildir. Türkiye hiçbir zaman klasik anlamda sömürgeleştirilmiş bir ülke olmadı; bu iki tarihi eşitlemek analitik olarak doğru da değildir. Fakat soru aynıdır: Bir ülkenin doğal kaynakları kimin için kullanılıyor? Üretilen değer kimin elinde toplanıyor?

İşte tam bu noktada Türkiye'yi düşünmek gerekiyor...

Osmanlı'nın son döneminde kapitülasyonlar ve dış borçlarla çökertilen iktisadi yapıya karşı Cumhuriyet, 1923'te yalnızca siyasal değil, ekonomik bağımsızlığı da hedefleyerek kuruldu. Cumhuriyet'in harcında, kendi ayakları üzerinde duran, ürettiği zenginliği halkıyla paylaşan bir ülke ideali vardı...

Bugün ise kendimize şu yakıcı soruları sormak zorundayız:

Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarında nöbet tutmak mıdır?

Toprağına, suyuna, ormanına, madenine, fabrikasına ve emeğine ne olduğuna bakmadan bağımsızlıktan bahsedilebilir mi?

Bugün Kazdağları'ndan Akbelen'e, İliç'ten kuruyan derelerimize kadar yaşanan ekolojik ve ekonomik tabloya baktığımızda mesele artık sadece dışarıdan gelen bir tehdit değildir. Mesele; kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, doğamızın ve emeğimizin hangi tercihlerle ucuzlatıldığıdır...

Burada çelişkiyi dışarıda aramak kolaya kaçmak olur. Türkiye'nin zenginliğini halkından koparan şey sadece küresel küreselleşmenin baskısı değil; bizim kendi içimizdeki yönetim tercihlerimiz, bölüşüm ilişkilerimiz ve kârı insandan üstün tutan yerli/yabancı sermaye düzenidir...

Galeano'nun Latin Amerika için sorduğu o temel soru bugün bizim de kapımızdadır: Kimin için zenginlik, kimin için yoksulluk?

Bir ülke son derece zengin kaynaklara sahip olabilir. Ancak madenlerimizden çıkan zenginlik birkaç şirketin bilançosunu büyütürken, o toprağın insanı yoksullaşıyor ve zehirleniyorsa; orada durup düşünmek gerekir...

Sömürgecilik biçim değiştirebilir. Bayraklar, yönetimler, söylemler millileşebilir. Ancak bir ülkenin kaynakları halkın ortak refahı yerine dar bir kesimin çıkarına hizmet ediyorsa, emeğin değeri eriyor ve gelecek ipotek altına alınıyorsa soru değişmez: Bu çark kimin için dönüyor?

Türkiye'nin geleceği açısından asıl sorumluluğumuz buradadır. Tarih, yalnızca başımıza gelenlerin değil; göz göre göre izin verdiğimiz, ses çıkarmadığımız tercihlerimizin de toplamıdır...

Bir ülkenin gerçek zenginliği, toprağının altından ne çıkarıldığıyla değil; o zenginlikle insanının nasıl onurlu ve güvenceli bir hayat kurabildiğiyle ölçülür. Toprağı zengin, insanı yoksul bir ülkenin kaderi mağduriyet değil, kendi hakkına sahip çıkma iradesidir...

Galeano bana bir kez daha şunu hatırlatıyor: Bir ülkenin damarları yalnızca dışarıdan kesilmez; bazen insan, kendi damarlarından akanın kendi rızasıyla eksildiğini fark edemez...

Bu soru ne sağın ne solun tekelindedir; bu toprağın insanı olan herkesin sorusudur. Çünkü mesele ideoloji değil, ortak vatanın ortak kaynaklarıdır. Sağcısına da solcusuna da demokratına da bu memleket lazım; ve bu memleketin kaynakları, hepimizin ortak geleceğidir...

Mesele, Türkiye'nin başkalarına benzemesi değil; kendi kaderinin, doğasının ve emeğinin gerçek sahibi olup olamayacağıdır...

Türkiye'nin damarları kesilmesin.
Kaynakları halkından koparılmasın.
Geleceği ne dışarıdaki aktörlerin ne de içerideki rant hırsının insafına kalsın...

* Sendikacı Yazar...