Yarım Kalan Devrim : Cumhuriyet...
Birol KESKİN sizin için yazdı...
Cumhuriyet, Türkiye tarihinin en önemli siyasal ve toplumsal dönüşümlerinden biridir. Bir imparatorluğun ardından halk egemenliğini esas alan yeni bir devletin kurulması, saltanatın kaldırılması, laik hukuk düzenine geçiş, eğitim ve toplumsal yaşamda atılan adımlar, kuşkusuz tarihsel bir devrim niteliği taşımaktadır....
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin değişmesi değildir. Aynı zamanda bir aydınlanma hareketi, yurttaşlık bilincinin gelişmesi ve toplumun kulluktan yurttaşlığa geçişinin tarihsel ifadesidir. Bu nedenle Cumhuriyet'in kuruluşunu ve tarihsel kazanımlarını değerlendirirken taşıdığı ilerici anlamı göz ardı edemeyiz...
Ancak bir devrimin değeri yalnızca başlattığı değişimlerle değil, toplumun yaşamında ne ölçüde köklü bir dönüşüm yaratabildiğiyle de ölçülür. Cumhuriyet, siyasal alanda önemli bir kopuş gerçekleştirmiş olsa da ekonomik ve toplumsal ilişkilerde aynı ölçüde köklü bir dönüşümü sağlayamadı. Bu nedenle Cumhuriyet'le başlayan devrim, toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla tamamlanamadı...
Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunları anlamak için bu yarım kalmış dönüşüme yeniden bakmak zorundayız...
Cumhuriyet ile onu yönetenleri birbirinden ayırmak...
Öncelikle önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Cumhuriyet ile Cumhuriyet'i yöneten siyasal iktidarlar aynı şey değildir...
Cumhuriyet'i, onu yöneten kadroların bütün kararlarıyla özdeşleştirmek tarihsel bir yanılgıdır. Cumhuriyet; halk egemenliğini, laikliği, yurttaşlığı ve aydınlanmayı esas alan tarihsel bir dönüşümün adıdır. Bu dönüşümün eksiklikleri, yanlışları ve tamamlanamamış hedefleri vardır. Ancak bunların sorumluluğunu doğrudan Cumhuriyet'in kendisine yüklemek yerine, onu yöneten siyasal kadroları, yönetim anlayışlarını ve dönemin toplumsal güç ilişkilerini sorgulamak gerekir...
Cumhuriyet'in kuruluşuyla ortaya konan aydınlanma ve eşit yurttaşlık hedefleri, sonraki dönemlerde her zaman aynı kararlılıkla savunulmadı. Bazı siyasal tercihler bu hedeflerin önünü açarken bazıları onları sınırladı. Demokratikleşme kesintiye uğradı, toplumsal eşitsizlikler giderilemedi ve ekonomik bağımsızlık hedefi tam anlamıyla gerçekleştirilemedi...
Dolayısıyla bugün yapmamız gereken Cumhuriyet'i mahkum etmek değil, onun tarihsel kazanımlarına sahip çıkarak tamamlanamayan dönüşümün nedenlerini ve sorumlularını ortaya koymaktır...
Toprak reformu ve feodal ilişkiler...
Cumhuriyet'in önündeki en önemli sorunlardan biri, köklü toprak eşitsizliği ve kırsal alandaki feodal ilişkilerdi. Toprağın belirli ellerde toplanması, geniş köylü kitlelerinin yoksulluğu ve ağalık düzeni, yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bağımlılık ilişkilerinin temeliydi...
Cumhuriyet döneminde toprak reformu farklı zamanlarda gündeme geldi. 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, topraksız ve az topraklı köylüye toprak dağıtmayı amaçlıyordu. Ancak büyük toprak sahiplerinin güçlü muhalefeti ve siyasal tercihlerin etkisiyle bu girişim beklenen kapsamda uygulanamadı. 1950 yılında yapılan yasal değişikliklerle kamulaştırma sınırının yükseltilmesi, reformun etkisini daha da sınırladı...
Burada mesele, hiçbir girişimde bulunulmamış olması değil; toprak ilişkilerini ve kırsal alandaki güç dengelerini köklü biçimde değiştirecek siyasal iradenin sürdürülememesidir...
Cumhuriyet'in siyasal olarak tasfiye ettiği eski düzenin ekonomik ve toplumsal dayanakları ise varlığını sürdürdü. Feodal ilişkiler, zamanla farklı biçimlere bürünerek siyasal ve ekonomik yaşam üzerindeki etkisini korudu...
Köy Enstitüleri: Yarım kalan bir aydınlanma...
Köy Enstitüleri, Cumhuriyet'in toplumsal dönüşüm hedefinin en önemli örneklerinden biriydi. Köy çocuklarının eğitim yoluyla güçlenmesini, üretime katılmasını ve yaşadıkları çevrenin dönüşümüne öncülük etmesini amaçlayan bu model, yalnızca bir eğitim projesi değildi. Aynı zamanda köyün, köylünün ve üretim ilişkilerinin değişmesine yönelik bir toplumsal aydınlanma girişimiydi...
Ancak bu girişim uzun ömürlü olamadı. 1946'dan itibaren başlayan değişikliklerle enstitülerin özgün eğitim ve üretim anlayışı zayıflatıldı. 1954 yılında ise Köy Enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürülerek kapatıldı...
Burada asıl mesele yalnızca bir eğitim kurumunun kapatılması değildir. Mesele, toplumun geniş kesimlerini eğitim ve üretim yoluyla özgürleştirebilecek bir dönüşüm iradesinin zayıflatılmasıdır...
Cumhuriyetin ilerleyen yılları ve çözülemeyen çelişkiler...
1938 sonrasında Cumhuriyet'in kuruluş döneminde ortaya konan toplumsal dönüşüm hedefleri giderek geri plana itildi. Çok partili yaşama geçiş, demokratikleşme açısından önemli bir gelişmeydi. Ancak siyasal sistemdeki değişim, ekonomik ve toplumsal güç ilişkilerinde aynı ölçüde köklü bir dönüşüm yaratmadı...
Kırsal alandaki eşitsizlikler, büyük toprak sahiplerinin etkisi, emekçilerin sınırlı hakları ve toplumun farklı kesimleri arasındaki eşitsizlikler varlığını sürdürdü...
Türkiye'nin siyasal yaşamı bir yandan demokratikleşme arayışlarıyla, diğer yandan eski toplumsal güç ilişkilerinin ve yeni ekonomik çıkarların belirleyiciliğiyle şekillendi. Cumhuriyet'in yurttaşlık temelinde kurmayı hedeflediği eşitlikçi toplum anlayışı ise tam anlamıyla hayata geçirilemedi...
Solun tarihsel sorumluluğu: Kaçırılan toplumsal dönüşüm...
Türkiye solunun tarihsel deneyimini değerlendirirken yalnızca verdiği mücadeleleri değil, başaramadığı dönüşümleri de tartışmak zorundayız...
Türkiye solu, işçi sınıfının hakları, sendikal mücadele, demokrasi, bağımsızlık ve köylülerin talepleri konusunda önemli mücadeleler verdi. Özellikle 1960'lı ve 1970'li yıllarda toprak işgalleri, köylü hareketleri ve toprak reformu talepleri solun gündeminde yer aldı. Ancak bu mücadeleler, Türkiye'nin toplumsal yapısını köklü biçimde değiştirecek ortak ve süreklilik taşıyan bir programa dönüştürülemedi...
Sol hareketler arasındaki ideolojik ayrılıklar, strateji farklılıkları ve örgütsel parçalanmışlık, ortak bir mücadele hattının kurulmasını zorlaştırdı. İşçi sınıfının mücadelesi ile köylülerin toprak ve özgürlük talepleri arasında kalıcı bir siyasal birliktelik yaratılamadı. Kırsal alandaki feodal ilişkilerin tasfiyesi, toprak eşitsizliğinin ortadan kaldırılması ve köylünün ekonomik bağımsızlığının sağlanması, solun bütününü bir araya getiren temel bir toplumsal dönüşüm hedefi haline getirilemedi...
Burada daha temel bir soruyu sormak gerekiyor: Türkiye solu, toplumu ve iktidar ilişkilerini değiştirme iddiasına rağmen, ülkenin en köklü sorunlarından biri olan toprak ve mülkiyet ilişkileri konusunda neden kalıcı bir toplumsal güç oluşturamadı?
İşçi sınıfının mücadelesini çoğu zaman kendi örgütlenme alanı içinde ele almak, köylülerin, tarım işçilerinin, topraksızların ve diğer ezilen kesimlerin talepleriyle yeterince güçlü bir bütünlük kuramamak önemli bir tarihsel eksiklikti. Üstelik demokrasi mücadelesi ile ekonomik ve sınıfsal dönüşüm arasındaki bağ da her zaman yeterince güçlü kurulamadı...
Bu parçalanmışlık ve stratejik yetersizlik, yalnızca geçmişte yaşanan bir örgütsel sorun olarak görülemez. Cumhuriyet'in tamamlanamayan toplumsal dönüşümünde solun da sorgulanması gereken tarihsel bir sorumluluğu vardır...
Bir toplumu değiştirmek isteyen siyasal hareket, yalnızca mevcut düzene karşı çıkmakla yetinemez. Toplumun geniş kesimlerini ortak bir gelecek etrafında birleştirecek bir program, örgütlenme ve mücadele anlayışı da ortaya koymak zorundadır...
Türkiye solunun geçmişten çıkarması gereken önemli derslerden biri de budur...
Eşit yurttaşlık ve demokratik Cumhuriyet...
Cumhuriyet'in yarım kalan dönüşümünü yalnızca ekonomik ilişkiler üzerinden ele almak da yeterli değildir. Farklı kimliklerin, inançların, dillerin ve kültürlerin eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşayabilmesi de demokratik Cumhuriyet'in temel koşullarındandır...
Yurttaşlık, yalnızca hukuken tanımlanmış bir statü değildir. İnsanların kendilerini eşit, özgür ve güvende hissettikleri bir toplumsal düzenin ifadesidir...
Bu nedenle demokratikleşme, farklılıkları görmezden gelerek değil, onları eşitlik temelinde kabul ederek mümkün olabilir. Cumhuriyet'in geleceği de ancak bütün yurttaşların ortak söz sahibi olduğu, hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı demokratik bir anlayışla güçlenebilir...
12 Eylül: Eski düzen ile yeni sermayenin buluşması...
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye'nin toplumsal ve siyasal tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Ancak neo-liberal ekonomik dönüşümün başlangıcını yalnızca darbe tarihine bağlamak doğru değildir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye ekonomisinin yönü, dışa açık ve piyasa merkezli yeni bir modele çevrilmeye başlanmıştı...
12 Eylül darbesi ise bu dönüşümün önündeki en önemli toplumsal ve siyasal engellerden birini hedef aldı: örgütlü emek hareketini ve demokratik muhalefeti...
Sendikaların, siyasi partilerin ve demokratik örgütlerin faaliyetleri yasaklandı; işçi hareketi ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. Böylece neoliberal ekonomi politikalarının uygulanabileceği siyasal ortam oluşturuldu...
Özelleştirme, güvencesiz çalışma, sendikasızlaştırma ve emeğin değersizleştirilmesi yaygınlaşırken sosyal devlet anlayışı geriledi. Sermayenin toplum ve siyaset üzerindeki etkisi arttı...
Burada dikkat çekici olan, eski feodal ve muhafazakar güç ilişkileriyle yeni sermaye düzeninin birbirini dışlamaması, aksine zamanla birbirini besleyen bir yapıya dönüşmesidir. Eski düzenin toplumsal dayanakları, neo-liberal ekonomi politikalarıyla yeni biçimler kazanarak varlığını sürdürdü...
Böylece Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren çözülemeyen toplumsal eşitsizlikler, yeni ekonomik ve siyasal ilişkiler içinde daha da derinleşti...
Dış müdahaleler ve içerideki ortaklıklar...
Türkiye'nin dönüşümünü yalnızca dış güçlerin müdahaleleriyle açıklamak da doğru değildir. Uluslararası güç dengeleri, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve emperyalist politikalar elbette Türkiye'nin tarihini etkiledi. Ancak bu süreçlerde içerideki siyasal ve ekonomik aktörlerin tercihlerini, sorumluluklarını ve çıkar ilişkilerini de görmek gerekir...
Hiçbir dış müdahale, içeride ona zemin hazırlayan toplumsal ve siyasal ortaklıklar olmadan aynı ölçüde etkili olamaz. Bu nedenle Türkiye'nin yaşadığı sorunları değerlendirirken hem dış etkileri hem de ülke içindeki sınıfsal ve siyasal ilişkileri birlikte ele almalıyız...
Bugünün Türkiye'si ve geleceğin Cumhuriyeti...
Bugün Türkiye'de demokrasi, hukuk devleti, laiklik, eğitim, ekonomik adalet ve çalışma yaşamı alanlarında yaşanan sorunlar, geçmişte tamamlanamayan dönüşümün izlerini taşımaktadır...
Cumhuriyet'i yalnızca kuruluş yıllarının kazanımları üzerinden savunmak yeterli değildir. Aynı şekilde bütün sorunların kaynağını Cumhuriyet'in kuruluşunda aramak ve geçmişi bütünüyle mahkum etmek de doğru bir yaklaşım değildir...
Asıl sorumluluk, geçmişin kazanımlarını ve eksikliklerini birlikte değerlendirerek bugünün sorunlarına çözüm üretebilmektir. Cumhuriyet'in tarihsel aydınlanma değerlerini savunmakla, onu yöneten iktidarların yanlışlarını eleştirmek arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine, bu iki yaklaşım birbirini tamamlar...
Üstelik bu mücadele yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Avrupa'da ve Almanya'da aşırı sağın yükselişi, yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve demokratik değerlerin aşındırılması, eşit yurttaşlık ve toplumsal dayanışma mücadelesinin evrensel önemini bir kez daha ortaya koymaktadır...
Bugün ihtiyacımız olan, geçmişin siyasal tartışmalarına sıkışıp kalmak değil; emekten, eşitlikten, özgürlükten ve insan onurundan yana yeni bir toplumsal sözleşme kurabilmektir...
Bunun yolu; emeğin hak ettiği değeri gördüğü, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlandığı, hukukun herkes için geçerli olduğu, farklı kimliklerin eşit yurttaşlar olarak kabul edildiği, laik ve demokratik bir Cumhuriyet'i yeniden güçlendirmekten geçiyor...
Bugün ihtiyacımız olan Cumhuriyet'le hesaplaşmak değil, Cumhuriyet'in aydınlanmacı kazanımlarına sahip çıkarak yarım kalan toplumsal ve demokratik dönüşümü tamamlamaktır...
Cumhuriyet'i savunmak, geçmişte yapılan her uygulamayı sorgusuz sualsiz kabul etmek değildir. Onun halk egemenliği, laiklik, eşit yurttaşlık ve sosyal adalet iddiasını geleceğe taşımaktır...
Cumhuriyet'in gerçek anlamı, yalnızca bir devletin kuruluşunda değil; insanın özgürleşmesinde, emeğin değer kazanmasında ve toplumun eşit yurttaşlar temelinde yeniden kurulmasında yatmaktadır...
Mesele yalnızca nasıl bir Cumhuriyet kurduğumuz değil, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizdir...
Cumhuriyet'i savunmak, geçmişe dönmek değil; geleceği yeniden kurmaktır...
*Sendikacı Yazar...
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar