Artık Var Olmayan Bir Dünyayı Özlüyorum...
Doç. Dr. Şafak NAKAJİMA...
Bu sabah erkenden kardeşimle konuştuk...
Yine bir pazar günü, mezarlık ziyaretinden sonra aradı beni.O, anıların geride bıraktığı somut izlere daha sadıktır. Ben ise her şeyi zihin dünyamda yaşarım. Bu yüzden albüm karıştırmam, mezar ziyaretlerini de sevmem...
Ne tuhaf.Kardeşim, kaybettiğim sevdiklerimle aramda bir haberci gibidir. Bu ziyaretlerden sonra her aradığında ben de zihnimde geçmişe giderim. Bu sabah da öyle oldu; geçmiş beni yeniden içine çekti...
Babamı özlüyorum. Annemi özlüyorum. Onların yaşadığı dünyayı özlüyorum. Birlikte yaşadığımız dünyayı özlüyorum. Çocukluğumu...
Babaannemi çok severdim. Yazları onun evinde kalmaya giderdik. Küçük, mütevazi evinde ne geniş bir gönül alanı varmış.Ben, kardeşim ve yedi kuzenim oraya sığar; oynar, eğlenir, bizim için pişirdiği dünyanın en lezzetli yemeklerini yerdik. Bin bir zorluk içinde beş evlat yetiştirmiş o anaç göğsüne başımı dayar, yüzüne bakar ve birbirimize ne kadar benzediğimize hayret ederdim...
Bugün o evde biriken anıları paylaştığım büyüklerin hiçbiri hayatta değil. Annem, babam, babaannem, halalarım, amcam, eniştelerim… Çok sevdiğim bir kuzenim de artık yok...
Ara sıra Google’ın sokak görüntülerini açıp eve bakarım. Merdivenlerinden neşe içinde sokağa kendimizi atışımızı hatırlarım.Geçenlerde kuzenim, girişte çatının içeri doğru çöktüğünü söyleyince sanki içimde de bir yer çöktü. Belli ki artık yıkılıp gitmek üzere...
Bugün yetişkin biri olarak biliyorum ki o ev, çocuk gözlerimize göründüğü kadar büyük değildi. Oysa çocukken oraya her gidişimde kendimi görkemli bir konağa gelmiş gibi hissederdim. Orası benim için sonsuz bir kornukopya; mitolojide bolluğu simgeleyen, içinden nimetlerin hiç tükenmeden taştığı bir bereket kaynağı gibiydi...
Büyük bir heyecanla bahçedeki hanımellerinin tatlı, berrak ve hoş kokulu nektarını emer; balkondaki korukları yüzümüzü buruştura buruştura yerdik. Sabun kokan dolaplarında mis gibi çarşaflar, büfesindeki kâsenin içinde ise her zaman akide şekerleri vardı...
Yazları İskenderun kavurucu derecede sıcak olurdu ama o sıcağı bile özlüyorum. Buzdolabından çıkarılan buz gibi şerbeti içmeyi, kapı önlerinde sohbet eden altın dişli amcaları ve teyzeleri özlüyorum. Kahkahalarını, küçücük şeylerden duydukları büyük mutlulukları özlüyorum...
Artık yaşamın inişinde olduğum için o döneme böylesine derin bir özlem duymam doğal. Annemin, babamın ve diğer aile büyüklerimin yaşadığı çağ çoktan sona erdi; kendi gençliğimin dünyası da hızla kayboluyor. Sanırım bu yüzden o dünyaya sımsıkı tutunmak istiyorum...
Sanki yaşamımda her yeni döneme geçtiğimde eski dönemlerden biri yok oluyor. O insanlar, evler ve sokaklar hayattan birer birer siliniyor...
Bir dağın yamacından kopup ilerledikçe büyüyen bir çığ gibi, bu kayıp duygusu da giderek büyüyor. İnsan yaş aldıkça yitirdiği insanları, kaybolan mekânları ve artık geri dönemeyeceği dünyaları anılarında yeniden canlandırıp onlara tutunmaya çalışıyor...
Ancak özlediğim yalnızca geçmişte kalan insanlar ve mekânlar değil. Değişen yaşam biçimlerinin ve giderek ağırlaşan ülke koşullarının elimizden aldığı o yakınlık ve safiyet duygusu da var...
Her insanın ailesinde, mahallesinde ve çevresinde kendine özgü, anlamlı bir yerinin olduğu; insanların henüz dijital sayılara dönüşmediği, birbirimizi ekrandaki görünürlüğümüzle değil, yaşamlarımızda bıraktığımız yerle tanıdığımız o dünyanın yasını tutuyorum...
Kalabalık sofraların, kilitlenmeyen kapıların, samimi dostlukların; zamanın bugünkü kadar hızlı akmadığı, gündelik hayatın daha telaşsız ve huzurlu olduğu günlerin…
Bütün zorluklara rağmen hayata ve geleceğe duyduğumuz ortak umudun ve güvenin yasını…
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar