*Roza TULGA...

Muharrem Erbey’in Muhammed ile Melisa romanının en önemli meselelerinden biri, resmi tarih ile bireysel hafıza arasındaki gerilimdir. Romanın Kürt, Ermeni ve Süryani karakterleri üzerinden kurduğu anlatı, tarihin yalnızca devletler, savaşlar ve siyasal aktörler tarafından yazılmadığını; sıradan insanların yaşadıkları, kaybettikleri ve hatırladıkları üzerinden de kurulabileceğini gösterir...

Bu noktada Milan Kundera’nın romanlarında belirginleşen hafıza ve unutma meselesi önemli bir düşünsel zemin sunar. Kundera, bireysel hafızanın ve toplumsal geçmişin siyasal müdahaleler aracılığıyla nasıl silinmeye çalışıldığını ortaya koyar. Onun edebiyatında unutmak, yalnızca geçmişin zaman içinde silinmesi değil, aynı zamanda geçmişin anlamını denetleme ve yeniden kurma girişimidir. Bu nedenle geçmiş, kapanmış ve tamamlanmış bir zaman dilimi olarak değil; bugünün kimliğini, çatışmalarını ve aidiyet ilişkilerini biçimlendirmeyi sürdüren canlı bir hafıza alanı olarak belirir...

Erbey’in romanında da geçmiş sürekli olarak bugünün içine geri dönmektedir. Kaleköy’ün geçmişi, aile hikâyeleri, Aram’ın yaşadıkları, Muhammed’in çocukluk deneyimleri ve yıllar sonra ortaya çıkan insanlar, geçmişin gerçekten geride bırakılmadığını gösterir...

Bu nedenle romanı Kunderacı bir bakışla okuduğumuzda, Muhammed ile Melisa’nın bir anlamda “kazananların tarihine karşı kaybedenlerin hafızasını kuran bir roman” olduğu söylenebilir...

Bu yaklaşım Muhammed ile Melisa açısından son derece önemlidir. Çünkü romanda geçmiş çoğu zaman doğrudan tarihsel belgelerle değil, hikâyeler, aile anlatıları, söylenceler ve kişisel tanıklıklar aracılığıyla aktarılır...

Romanın yaşlı karakterlerinin geçmişi anlatması bu nedenle yalnızca folklorik bir unsur değildir. Bu anlatılar, kaybolma ihtimali bulunan bir hafızanın sonraki kuşağa aktarılmasıdır...

Erivan Radyosu’nun evlerin içine yayılan Kürtçe sesi de bu açıdan dikkat çekicidir. Muhammed’in çocukluk dünyasında radyo, yalnızca bir iletişim aracı değil, yasaklanan veya sınırlandırılan bir dilin dışarıdan içeriye taşıdığı kültürel hafızadır...

Dolayısıyla romanda hatırlamak politik bir eyleme dönüşmektedir...

Romanın göç, dışlanma ve siyasal aidiyet meseleleri Hannah Arendt’in düşüncesiyle de okunabilir...

Arendt’in “haklara sahip olma hakkı” düşüncesi, kişinin yalnızca biyolojik olarak insan olmasının haklarını güvence altına almaya yetmediği; kişinin aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir dünyaya ait olabilmesi gerektiği fikrine dayanır. Arendt bu düşünceyi özellikle yurtsuzlaştırma ve siyasal topluluktan dışlanma deneyimleri üzerinden geliştirir...

Muhammed ile Melisa'da göç ve yerinden edilme yalnızca mekânsal bir hareketlilik değildir...

Kişinin: dilinden, kültüründen, topluluğundan, geçmişinden koparılması anlamına da gelir. Bu nedenle Melisa’nın Balkan coğrafyasından taşıdığı hafıza ile Muhammed’in Mezopotamya’daki deneyimi arasında kurulabilecek paralellik, romanın göç meselesini yalnızca coğrafi değil, varoluşsal bir aidiyet sorunu olarak ele aldığını düşündürmektedir...

Emmanuel Levinas’ın etik felsefesinde “öteki”, kişinin karşısında duran ve onu ahlaki sorumluluğa çağıran kişidir...

Bu düşünce Muhammed ile Melisa açısından özellikle önemlidir...

Çünkü romanda farklı kimliklere sahip karakterler yalnızca “başka insanlar” olarak bulunmazlar. Bir karakterin acısı diğer karakterin sorumluluk alanına dönüşür...

Aram’ın hikâyesi bu açıdan okunabilir. Aram’ın yaşadığı travma, yalnızca Aram’ın kişisel hikâyesi olarak bırakılmaz; başka karakterlerin vicdanını ve kararlarını etkiler. Böylece roman, “Ben kimim?” sorusundan “Ötekinin başına gelen karşısında benim sorumluluğum nedir?” sorusuna geçer...

Bu nedenle Erbey’in romanında etik, politik söylemin yanında ilerleyen ikincil bir mesele değildir. Tam tersine, romanın insan hakları perspektifinin temelini oluşturmaktadır. Édouard Glissant’ın Poetics of Relation adlı eserinde geliştirdiği “ilişkisellik” düşüncesi romanın çok kültürlü yapısını anlamak için özellikle verimlidir. Glissant, kimliğin yalnızca kapalı, saf ve kendi içine dönük bir yapı olarak düşünülmesine karşı çıkar; kimliğin başka kimliklerle ilişkiler içinde oluştuğunu savunur...

Muhammed ile Melisa da tam olarak böyle bir ilişkisel kimlik alanı yaratır...

Kürt, Ermeni, Süryani ve Balkan Türkü karakterler birbirlerinden izole edilmiş topluluklar değildir. Roman onları aynı tarihsel coğrafyanın farklı hafıza taşıyıcıları olarak bir araya getirir...

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Roman farklılıkları ortadan kaldırarak birlik yaratmaz; farklılıkların varlığını koruyarak bir ilişki kurmaya çalışır. Bu, eserin kültürel çoğulculuk açısından en önemli özelliklerinden biridir...

Mikhail Bakhtin’in roman teorisindeki “çok seslilik” kavramı da Erbey’in anlatısına uygulanabilir...

Roman tek bir ideolojik ses tarafından kurulmaz. Farklı toplulukların, kuşakların ve coğrafyaların sesleri bir araya gelir. Muhammed’in Kürt kimliği, Melisa’nın Balkan geçmişi, Aram’ın Ermeni hafızası, Süryani karakterlerin tarihsel deneyimleri aynı anlatı evreninde karşılaşır. Bu durum romanı tek merkezli bir kimlik anlatısından uzaklaştırır...

Başka bir ifadeyle Erbey, “tek bir halkın hikâyesini” anlatmak yerine aynı coğrafyada birbirine temas eden halkların hikâyelerini anlatmaktadır...

Muhammed ile Melisa'da bunun karşılığı, bazı toplulukların hikâyelerinin resmi anlatının dışında kalmasıdır...

Bu nedenle romandaki hikâye anlatma eylemi yalnızca geçmişi korumak değildir...

Aynı zamanda hangi geçmişin hatırlanmaya değer olduğuna ilişkin iktidar mekanizmalarına karşı bir müdahaledir...

Jacques Derrida’nın “hauntology” kavramı romanın zaman anlayışı açısından dikkat çekicidir. Geçmiş romanda hiçbir zaman tamamen ortadan kaybolmaz...

Unutulduğu düşünülen kişiler yeniden ortaya çıkar. Yıllarca görüşülmeyen insanlar yeniden karşılaşır. Çocuklukta yaşanan travmalar yetişkinlikte yeniden anlam kazanır. Böylece geçmiş, yalnızca geride kalmış bir olaylar toplamı değil, şimdiki zamanı sürekli etkileyen bir güç haline gelir...

Romanın sonunda Günahkârlar Kalesi’nin insanın içinde kurduğu korku duvarlarıyla ilişkilendirilmesi de bu açıdan anlamlıdır...

Kale dışarıdaki bir yapı olmaktan çıkar ve insanın zihninde yaşamaya devam eden geçmişin metaforuna dönüşür. Frantz Fanon’un sömürgecilik ve psikolojik yabancılaşma üzerine düşünceleri de romanın kimlik meselesine farklı bir katman ekler...

Fanon’a göre baskı yalnızca dışsal bir politik mekanizma değildir; zamanla kişinin kendisini algılama biçimine de yerleşebilir...

Bu perspektiften bakıldığında Muhammed’in kimliğiyle ilişkisi yalnızca etnik bir aidiyet meselesi değildir. Çocukluk deneyimleri, toplumun ona yönelttiği bakış ve yaşadığı coğrafyanın siyasal koşulları, onun kendisini nasıl algıladığını da biçimlendirir. Bu nedenle romanın temel çatışmalarından biri, insanın başkalarının ona verdiği kimlik ile kendi kurduğu kimlik arasındaki mücadeledir...

Sonuç olarak: Romanın sonunda Günahkârlar Kalesi’nin insanın kendi içinde inşa ettiği korku duvarlarıyla özdeşleştirilmesi, bu bakımdan belirleyici bir anlam taşır. Böylece kale, yalnızca tarihsel bir mekân ya da anlatının simgesel unsuru olmaktan çıkarak insanın kendi geçmişiyle, korkularıyla ve yüzleşmekten kaçındığı gerçeklerle kurduğu ilişkinin metaforuna dönüşür. Bu noktada romanın temel sorusu da dönüşür: Anlatı, yalnızca “Geçmişte ne oldu?” sorusuyla yetinmez; asıl olarak “Geçmişle bugün arasında nasıl yaşayacağız?” sorusunu gündeme getirir. Böylelikle tarih, kapanmış bir zaman dilimi olmaktan çıkar; bugünün vicdanını, kimliğini ve toplumsal ilişkilerini biçimlendirmeyi sürdüren canlı bir hafıza alanı hâline gelir...

Dolayısıyla Muhammed ile Melisa, geçmişte yaşananları aktaran bir roman olmanın ötesinde, geçmişle nasıl ilişki kurulması gerektiğini, hatırlamanın hangi sorumlulukları beraberinde getirdiğini ve yüzleşmenin bireysel olduğu kadar toplumsal bir gereklilik olduğunu sorgulayan bir eser olarak okunmalıdır. Erbey’in anlatısı, hafızayı yalnızca geçmişin izlerini koruyan bir alan olarak değil, bugünü anlamlandırmanın ve geleceğin imkânlarını düşünmenin de bir aracı olarak konumlandırır. Bu yönüyle roman, edebiyatın yalnızca tarihsel ve toplumsal gerçekliği temsil etme gücünü değil, bastırılmış hafızayı yeniden görünür kılma, yerleşik anlatıları sorgulama ve toplumsal vicdanı harekete geçirme potansiyelini de ortaya koymaktadır...

NOT: Bu yazı Zamansız Dergisi'nden alınmıştır...

*Yazar...