"Müzik Kutusunun Son Melodisi"
*Necmettin YALÇINKAYA yazdı...
Mehmet Söğüt, iyi bir insan olmanın yanı sıra üretken, iyi bir yazar. Tüm eserlerini okudum. Ama son romanı “Müzik Kutusunun Son Melodisi” bir başka güzel. Sade anlatımı, kurgusu, roman kahramanları, hikâyesi, sürpriz gelişmeleri ve gizemi hemen sardı beni...
Roman, “Antika bir aşkın prensesi” başlığı ile başlıyor. Hayat Diyarbakır'lı bir Ermeni olan Aram için tekdüze bir ritimde akarken Prenses (Suzana) baharın sonlarına doğru fabrikaya iş görüşmesine gelmesiyle birlikte her şey birden değişiyor. Suzana’dan etkileniyor, büyüleyici buluyor Aram onu. Aşkın ilk tohumları burada atılıyor. Suzana Portekiz’den gelmiştir İsviçre’ye. İsviçre’ye alışamamıştır bir türlü. Başından bir evlilik geçmiştir, üstelik Lorenzo adında bir de oğlu vardır Suzana’nın...
Aram Suzana’dan çok etkilenmiştir. Suzana her gece rüyalarını süslemektedir. Aram da Suzana’nın. Ama birbirlerine bir türlü açılamazlar...
Aram gibi Yverdon’da oturan, yazmak için geç kaldığı bir hikâyesi olan Diyar romanın diğer karakterlerinden biridir. Aram’in sığındığı bir limandır aslında ama yine onunla her şeyi açıkça konuşamaz. Duygularını bastırır, içinde sakladıklarını ele vermez...
Aram, bir gün Suzana’yı elinden tutup Diyarbakır’a götürecek, onunla Sur’un o eski sokaklarından gezecek ve Dicle’yi izleyeceklerdi surlara çıkıp ona Doğu’nun masallarını, destanlarını, türkülere ilham olmuş büyük sevdaları gözlerinin içine bakarak anlatacaktı. Böylesi bir düşün içindeydi...
Aram'ın Suzana ile Portekiz’e gitmesiyle her şey birden başka bir evreye dönüşüyor. Bir tamirci dükkânına giriyorlar. Tamirciden çok bir antika dükkânını andırıyor. Aram’ın gözleri dükkânı hayranlıkla tarıyor. Ta ki ışıklandırılıp camekânla kapatılmış pirinç bir rafta duran, gümüş gövdeli antika bir cep saatine doğru yönelince. Dükkân sahibi José’ye dönüp “Bakabilir miyim?” diye soruyor...
“Tabii ki, lütfen.” diyor José.Aram saati eline alıp inceliyor. Saatin iç kapağının üst köşesinde, zamana meydan okuyan zarif bir el yazısıyla kazınmış iki isim gözüne çarpıyor: Suzan… G.
Aram’ın kalbi, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi hızla çarpmaya başlıyor. “Mümkün,” değil diye sayıklıyor içinden. Atalarının topraklarının, kendi ruhunun o çocuk yaştan beri kapanmayan derin yarasının, babasının var olduğunu söylediği saat olabilir miydi bu? Eğer öyleyse, burada ne işi vardı, nasıl gelmişti?”
“Kimden aldınız bu saati?” diye soruyor.
“Yani emin değilim, ama sanırım yalnız yaşayan bir kadının evinden çıkarılan eşyalar içinden çıkarılmıştı.”
“Kadın? Adı neydi? Nerde?”
“Ölmüştü ve kimsesi yoktu. Adını da tam hatırlamıyorum. Ama saatte yazan isim değildi, ondan eminim.”
Saati eline alan Aram, Suzana’ya bakıyor gülümseyerek, sonra yine saate çeviriyor bakışlarını. Saatin üzerinde yazan kadın ismine inanmamıştı ama G harfinin de dedesi Garabet olmasına yormayı abartılı bulmamıştı. Mümkündü. Bunu nasıl öğrenebilirdi ki? Ona bakan Suzana’ya bu aile hikâyesini anlattığında, o an fark etmediği, çoktan Diyarbakır’a gitmeye karar vermiş olmasıydı. Veryant dedesi anlatmıştı, ince işçilik yapan ustalar vardı orada ve bu ustalar, yaptıklarının hikâyelerini de bilirlerdi…
Romanda daha çok yaşanılacak olayları ve sürpriz sonu okuyucuya bırakıyorum...
* Yazar...
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar