Dünyayı ve insanı düşünürken hep aynı ikilemde sıkışıp kalırım: İnsanlar bu dünyaya ait canlılardır ama dünya asla sadece insanlara ait değildir. Görebildiğimiz, göremediğimiz; denizin altında, toprağın altında ve üstünde yaşayan binlerce canlı türü var. Binlerce hayat, binlerce gen, binlerce farklı yaşam biçimi... Hepsi bu devasa yaşam senfonisinin birer parçasıdır. Her biri doğanın dengesinde kendine ait bir yer bulur. Yaşam mücadelesi verir, çoğalır ve varlığını sürdürür...

Bu canlıların içinde düşünebilen, konuşabilen, duygularını ve düşüncelerini ifade edebilen, yazabilen belki de en gelişmiş varlık insandır. Yaratıcı bir beyne sahiptir. Yazıyı, ateşi, tekerleği, matbaayı, tıbbı ve daha nice buluşu insan aklı ortaya çıkarmıştır. Ne düşünürsek düşünelim, insanın bilgi üretme ve dünyayı değiştirme gücü gerçekten hayranlık vericidir...

Ne var ki madalyonun öteki yüzünde yine insan vardır...

Diğer canlılar da kendi dünyalarında mücadele eder, çatışır, iş birliği yapar ve hayatta kalmaya çalışırlar. Doğada rekabet, hiyerarşi ve kendi türüyle çatışma da vardır. Ancak insan, bu doğal ilişkilerin çok ötesine geçerek düşmanlığı düşünceye, ideolojiye, ekonomik çıkarlara ve örgütlü sistemlere dönüştürebilen bir varlıktır. Hayvanlar için "kimsin, nesin, hangi soydan gelirsin, zengin misin, hangi dine ya da ülkeye mensupsun?" gibi soruların insanın kurduğu toplumsal anlamda bir karşılığı yoktur. Onların temel mücadelesi yaşamaktır...

İnsan ise bu ayrımları kendi elleriyle yaratır. Ardından kimliklerin, inançların, sınırların ve çıkarların üzerine kin, nefret ve düşmanlık inşa eder. Derin bir bencillikle dünyaya ve diğer canlılara sanki kendi mülküymüş gibi bakar. Onlar üzerinde kurduğu hükümranlığı doğal bir hak zanneder. Kendi türüne, doğaya ve hatta yaşadığı gezegene bilerek zarar verebilir. Öldürür, yok eder, işkence eder; düşmanlıkları kuşaktan kuşağa aktarır...

Ateşi, tıbbı ve yazıyı bulan insan, hapishaneleri, sistematik işkenceyi ve insanı insan olmaktan çıkaran düzenleri de yaratmıştır. İnancı, parayı ve bilgiyi geliştirdiği gibi bunları güç ve çıkar uğruna kullanmanın yollarını da bulmuştur. Para da, dinler de insanlık tarihinin kendi elleriyle oluşturduğu değer ve kurumların parçalarıdır. Ne var ki insan, zamanla kendi yarattığı değerlere sorgulanamaz anlamlar yüklemiş, kendi oluşturduğu güçlerin önünde eğilmeye başlamıştır. Putlarını kendi elleriyle yonttu, sonra onlara secde etti. Hiroshima'nın gölgesinde yükselen mantar bulutu da bir zamanlar şifa dağıtan aynı aklın eseri değil miydi?

Kendi soyuna, doğaya ve ortak yaşam alanına bilerek zarar verebilen bir varlık olmak, insanın taşıdığı en ağır trajedilerden biridir...

Yıllar önce bir hastane koridorunda, yaşlı bir adamın elini tuttuğumu hatırlıyorum. Avucunun içi, o soğuk koridora inat, hâlâ sıcaktı. Adam, kendi dilini bilmeyen bir hemşirenin gözlerine bakıp tek bir kelime söylemişti: "Teşekkür." O an, insanı insan yapan şeyin kaç dili konuştuğu değil, hangi dili konuşursa konuşsun karşısındakinin acısını anlayabilmesi olduğunu düşündüm. İnsanlık, bu basit idraki binlerce yıl boyunca beceremedi. Oysa bütün mesele bu kadardı...

Peki, bütün bu karanlık tablonun içinde insanı ayakta tutan nedir?

Açıkçası dışarıda hazır bekleyen büyük umutlar yok. Kalabalıklar içinde doğru insanı aramak bazen insanı yalnız ve yorgun hissettirebiliyor. Oysa vicdan, yalnızca insanın içinde taşıdığı bir duygu değildir; başkasına nasıl davrandığında, gücü nasıl kullandığında ve kendisinden farklı olana nasıl yaklaştığında ortaya çıkan bir sorumluluktur. Vicdan, insanın kendisiyle ilgili söylediklerinden çok, başkalarının yaşamına dokunduğu yerde görünür hâle gelir...

İnsan kendisini dürüst, merhametli ve vicdanlı görebilir. Asıl sınav, çıkarlarıyla değerleri karşı karşıya geldiğinde başlar. Güç, çıkar ve kişisel beklentiler söz konusu olduğunda insanın hangi değerlerden vazgeçtiği, gerçek karakterini ortaya koyar. Bazen insanın kendisi hakkındaki düşünceleriyle davranışları arasındaki mesafeyi anlaması yıllar alır...

Beni bu yolda ayakta tutan ise dürüstlük, insan sevgisi, doğa sevgisi, yaşama sevinci ve yaşamı anlayabilme gayesidir. Hâlâ doğru insanla karşılaşabilme, onu tanıyabilme ve kendim de öyle bir insan olabilme çabasındayım. Kalabalıklar içinde aradığımız o insan, önce kendi içimizde oluşturmamız gereken bir ölçüdür. Doğru insanı aramak, o masumiyeti kendi ruhumuzda yeniden kurma çabasından başka bir şey değildir...

İnsanlığın en büyük sorunu akılsızlık değil, aklını vicdanından bağımsız kullanabilmesidir. Bilgi var; bilgelik yok. Teknoloji var; sorumluluk yok. Dünyayı tanıyoruz; onunla birlikte yaşamanın anlamını kavrayamıyoruz. İnsanların düşüncelerini ve davranışlarını biçimlendiren toplumsal koşullar da bu çelişkinin dışında değil. Eşitsizliklerin, çıkar ilişkilerinin ve güç mücadelelerinin biçimlendirdiği bir dünyada, bütün sorumluluğu yalnızca bireyin omuzlarına yüklemek ne kadar doğru olabilir?

İnsan dünyaya sahip olmak için değil, dünyaya ait olmak için buradadır. Ne zaman ki o bencil sahiplenme duygusundan vazgeçer, aklını hükmetmek için değil yaşatmak için kullanır; ne zaman ki toprağın altındaki bir solucanın ya da denizin derinliklerindeki küçücük bir canlının yaşam hakkını kendi varlığı kadar değerli görür, işte o zaman kendi türünün çelişkisinden sıyrılıp gerçek insan olma yolunda ilerler...

Gerçek insan olmanın ilk şartı, bu dünyada yalnız olmadığımızı anlamaktır. Toprağın altındaki küçücük bir canlının da denizin derinliklerinde varlığını sürdüren bir türün de bu yaşamda yeri vardır. Bizim varlığımız, onların yaşam hakkını ortadan kaldırmaz. İnsan, kendisini doğanın efendisi olarak değil, onun bir parçası olarak gördüğünde belki de uzun zamandır unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlar: Bu dünyada başka hayatlar da var ve her biri kendi varlığı kadar değerlidir...

Akıl bize dünyayı değiştirme gücü verir. Vicdan ise o gücü nasıl kullandığımızı sorgulatır.İnsanlığın geleceği de ne kadar çok şey bildiğimizle ya da ne kadar büyük teknolojiler geliştirdiğimizle değil, sahip olduğumuz gücü yaşamı korumak, çoğaltmak ve birlikte yaşatmak için kullanıp kullanamadığımızla belirlenecektir...

*Sendikacı Yazar...