YARA GÖMLEĞİ...
*Sezai SARIOĞLU yazdı...
Tarif üzere Yara Mahalli'ne varıp misafir olduğum evin, dili dövmeli yaşlı kadını, "Buralarda zaman gibi gözü açıktır yaraların, hiç uyumaz" dedikten sonra uzaklara bakarak yakına, yakına bakarak uzaklara dillendi:
"Yara gömleği giyer buralarda herkes ve ömrünce çıkarmaz. Sırlarımız gibi yaralarımızı da herkese göstermez, yaralarımızın kıymetini bilmeyenlerle tanıştırmayız. Yaralarımızı herkesin önünde ağlatmaz, herkesin önünde şımartmayız...
Dost var düşman var; hiç çekinmeden ağaçlara, sulara, kuşlara ve toprağa gösteririz yaralarımızı. Çünkü onlar bizim yara arkadaşlarımızdır, göz şahidimizdir…
Buralara vazifeli veya seyir için gelenler, kabuk bağlamayı unutan yaralarımıza ve bizlere 'turistik eşya' gibi bakmakla kalmıyor; sokaklara kayıtlı çocuklarımızın başını 'turistik eşya' okşar gibi okşuyor, yaralarımızla fotoğraf çektiriyor...
Burada her şey, dağ-taş, evler-sokaklar, insanlar ve hayvanlar ‘yara burcu’ndadır. Hâl böyle olunca yaralarımız, memleketin her yanına dağılmış 'yara kardeşlerimizi' tanışmaya ve dayanışmaya çağırır. Yaralarımız, 'yara turistleri' hariç, yara bilinci olan herkese selâm eder."
Her cümlesi yirmi dört ayar kıssadan hisse kıymetindeki yara bilgesi kadın "Gölge etmesinler başka 'turist' istemez!", demeye getiriyordu. Dili yarasından olan kadının tecrübesinden kendiliğinden damıttığı "diyalektik imgeleri" duydukça, sanki kabahatim yüzüme vurulmuş gibi dilimin ucuna kadar kızardığımı, kalbime kadar mahcup olduğumu itiraf edeyim...
O dillendikçe yaralarımın izini sürerek geçmişimdeki 'yara mahalli'ne gidip ben de ona dillenip, iadeyi yara babında hikâye beyanında bulundum:
"'Koreli' sözcüğünün birden hayatımıza girdiği yıllardı: 'Koreli Kasap', 'Koreli Pehlivan', gibi tabelalar ve lâkaplar çoğalmaya başlamıştı. Kasabamızda aklını savaşta bırakmış, dönüşte, savaş malulü olarak memleketine gönderilince 'Koreli' olarak adlandırılan biri vardı ki, biz aç-âşık çocukların yanında yöresinde bulunması azar konusuydu...
Ruhu hariç, yarasız-beresiz savaştan dönen, ahalinin "meczup", "mecnun" dediği "Koreli" abi, buna rağmen evden sokağa en erken, eve en geç giren biz sokak çocuklarının ilgi odağıydı. Gide-gele ona 'Koreli Amca' diyecek kadar senli benli olmuş, gölgesine kadar sokulabilmiştik...
'Kore'li Abi'nin alâmeti farikası, kasabanın meydanından mahallemize çıkan yokuştaki Soluklanma Taşları'na komşu olan; gövdesine 'yara taşı' yazdığı yaşı başından aşkın taşta oturup, gelip geçenden 'yara' istemesiydi. Bir seferinde çocuk halime bakmadan, aklını yitirip kalbine taşınan şizofren annemin hikâyesinden sebep, benden de yara istemez mi? Heves nefes yokuş yukarı koşup, uduyla bir şarkıyı meşk eden annemden "yaralı bir şarkı" alıp ona vermiştim...
Kendinde olmayan bir şeye, yaraya ‘âşık!’ olmuştu 'Koreli.' Rastladıklarında kulağına sırlarını fısıldayıp, 'yaralarını' veren kasabalılar, yara beyanlarıyla yaralarının eksildiği duygusuyla ferahfeza halde uzaklaşırlardı. Lâkin aradan zaman geçince emanet ettikleri yaralarını özlerler, işi şakaya vurup, yaralarını geri isteyenler bile olurdu...
Gide-gele, erkeklerin bazı sırları biz çocuklara da malûm olmuş, 'Koreli Amca'nın 'sır kâtibi' olmuştuk. Bu durumdan rahatsız olan bazı kadınlar, kocalarının kendilerinden gizli ne tür sırlarının ve yaralarının olduğunu merak ettiklerinden, bazen razı etmeye çalışarak bazen gözümüzü korkutarak, ağzımızı yoklarlar, bazen hedeflerine ulaştıklarında olay çıkarsa da, bu durum, mahallenin gizli aşk tarihini bilen çocukların hikâye dağarcığına yeni bir hikâye olarak eklenirdi."
Anlattıklarımı yara kulağıyla derin bir huşu içinde dinleyen bilge kadın, bir kılam tutturdu ki, dilimin içindeki, altındaki, ucundaki tüm sözcükler kalbine üşüştü...
Hikâyenin burasında bazı okurların; "Hiç yara takası olur mu? Hiç yara özlenir mi, yaraların böylesine şımartıldığı nerede görülmüş?" dediklerini duyar gibiyim!
Onların kulaklarına, yıllardır en doğru cümlelerimizden yenildiğimizi fısıldayıp, mecaza sığınarak şöyle söyleyebilirim:
"'Kırkı çıkan" yaralarını bazen 'Kırkıncı Oda' masalına, bazen bir dereden bin dert ve yara getirerek Hüseyni makamında şarkılara saklardı annem .."
Madem ki, hikâyenin sonuna geldik, yaşlı kadını ve cümlesini olay mahallinde unutursam beni dağlar, olmadı sokaklar çarpar: "Siyaset ve aşk bahsinde yaralarımıza gider yaralarımızdan geliriz. Bir masal bize der ki; insan iyileşmez bir yaradır. Bir rivayete göre 'insanız, yaralıyız işte."
Hiçbir masalcı bir masalı onun gibi bitirmeyi bilemez...
(SÖZai)
*Şair ve Yazar...
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar