*Kadir ÇELİK yazdı...

Zülfü Livaneli’nin Diyarbakır’da kendisine sunulan Amedspor atkısını, gelen tepkiler üzerine "Ben takmadım, boynuma doladılar" diyerek apar topar reddetmesi, sıradan bir refleks değil; Türkiye’deki sol-sosyal demokrat aydın tipolojisinin tarihsel ikiyüzlülüğünün ve ilkesizliğinin açık bir resmidir...

Bir halkın misafirperverlik ve aidiyet göstergesi olarak sunduğu en masum sembol karşısında panikleyen bu tutum, entelektüel sorumluluk iddiasının konjonktürel korkulara nasıl kurban edildiğini göstermektedir. Amedspor atkısını vebadan kaçar gibi üzerinden atmaya çalışan bu yaklaşım, yıllarca adalet ve özgürlük retorikleriyle örülen prestijin, egemen sistemin kırmızı çizgileriyle karşılaştığı ilk anda nasıl kâğıttan bir kaplana dönüştüğünü kanıtlamaktadır...

Türkiye’deki egemen aydın ve siyasetçi profilinin Kürt gerçekliğiyle kurduğu ilişki, sistemik bir kaypaklık üzerine kuruludur. Bu çevreler, belirli dönemlerde sergiledikleri birkaç yüzeysel sembolik jestle entelektüel sorumluluklarını yerine getirdiklerini varsaydılar her zaman; fakat işin özüne asla temas etmeyen bir illüzyon üretip durdular. Oysa Kürt halkının tarihine, diline, kurumlarına, kimliğine ve özgürlük taleplerine sıra geldiğinde sergilenen tutum doğrudan bir kaçıştır...

Kürt varlığını ana akım siyasetin ve devlet ezberlerinin belirlediği sınırlar dâhilinde kabul edilebilir bulan bu zihniyet, bu sınırların zorlandığı ilk an felç olmaktadır. Aydın kimliğini tehlikesiz alanlarda bir süs gibi taşıyan bu yapı; Amedspor atkısında simgeleşen halk aidiyetini bir onur olarak kucaklamak yerine, kendi siyasi ikballerini ve konfor alanlarını koruma pahasına Kürt toplumuyla arasına mesafe koymayı seçmektedir...

Barışın ve sivil siyasetin yeniden konuşulduğu bir dönemde dahi Kürt meselesine ilişkin yerleşik korku sınırlarının aşılamaması, aydın sorununun derinliğini gözler önüne sermektedir. Silahların devreden çıkarılmasını savunan, demokratik çözümden söz eden, fakat Kürtlerin kimliğiyle ve siyasal iradesiyle sivil alanda görünür olmayı sakıncalı bulan bir anlayışın barışla kurduğu ilişki baştan sakattır. Çünkü bu yaklaşım, çatışmanın sonuçlarından rahatsız olurken çatışmayı besleyen inkâr ve tahakküm zihniyetine dokunmamaktadır...

Daha vahimi, devletin yıllarca Kürt kimliğini kriminalize etmek için kullandığı güvenlikçi bakışın, kendisini muhalif ve demokrat olarak tanımlayan bu çevrelerde de aynen karşılık bulmasıdır. Kürtlerin siyasal mücadelesi ve toplumsal örgütlenmesi söz konusu olduğunda, devletin ezberleri bu kesimlerin de siyasal ölçüsü haline gelmektedir. Bu nedenle Kürtlerle dayanışma söylemi ile gerçek hayatta sergilenen pratik arasında derin bir uçurum vardır...

Kürt halkının özgürlüğünden soyut biçimde söz edebilmekte, fakat o özgürlüğün en küçük somut sembolüyle yan yana gelmekten imtina etmektedirler. Amedspor atkısı karşısında ortaya çıkan panik tam da buradadır: Kürtlerin varlığına uzaktan ve steril biçimde tahammül edebilen, ancak bu varlık kendi kimliğiyle ve sembolleriyle karşısına dikildiğinde geri çekilen bir aydın refleksi. Bu, sadece bir duyarlılık eksikliği değil; Kürt meselesinde egemen zihniyetle hesaplaşmayı göze alamayan siyasal bir korkaklıktır...

Bir fikrin arkasında durmanın gerçek ölçüsü, o fikir övgü toplarken değil, tepki ve baskı yarattığı andaki tutumdur. Bir kulüp sembolünden dahi siyasi bir risk türetip anında geri adım atmak, farkında olunsa da olunmasa da var olan güvenlikçi statükoyu pekiştirmektedir. Salonlarda ve steril platformlarda soyut ilkeler ezberlemek kolaydır; asıl sınanma, toplumsal hakikatlerin bedel gerektirdiği anlarda o bedeli ödeme kararlılığını göstermektir...

Kürt halkının özgürlük ve eşitlik taleplerine şehirli orta sınıfın sığ ezberleriyle yaklaşan bu kitlenin, halkların kardeşliğine dair kurduğu tüm cümleler tutarsızlığa mahkûmdur. Amedspor’un temsil ettiği toplumsal hafızadan ve onurdan bu derece korkan bir aydın kimliği, Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesine rehberlik edemez; aksine o mücadelenin ayağındaki en ağır zihinsel prangadır...

Türkiye’de kendisini sol, sosyal demokrat ve özgürlükçü olarak tanımlayan, ancak Kürt meselesinde çoğunluğun hassasiyetlerini aşamayan belirli bir aydın çevresinin temel açmazı budur...

Bu çevre, Kürtlerle açık bir dayanışma ilişkisi kurmak yerine, kendi siyasi çevresinde oluşabilecek tepkileri gözetmektedir. Amedspor atkısı karşısında sergilenen tutum, bu yaklaşımın somut bir örneğidir. Kürtlerin kimliğiyle ve sembolleriyle yan yana durmak, bu çevre için bir dayanışma meselesi değil, uzak durulması gereken bir siyasi risk olarak görülmektedir...

Böyle bir tutum, Kürtleri eşit bir halk olarak kabul etmekte dahi egemen siyasetin onayını ölçü alan bir anlayışın ürünüdür. Bir aydının demokratlığı, yalnızca kendi çevresinde kabul gören fikirleri dile getirmesiyle değil, çoğunluğun itiraz ettiği yerde de eşitlik ilkesinin arkasında durabilmesiyle anlam kazanır...

*Kadir Çelik
6 Kasım
2026