Leninist Bilinç ve Örgüt Teorisi Karşısında Mahir Çayan - 2
Önemli bir başka tanım, silahlı propagandanın amacının düşmanı yenmekten ziyade yenilebilir olduğunu göstermek, ona isyan edilebilir olduğunu kitlelere anlatmak olduğuna ilişkindir...
AYDIN ÇUBUKÇU...
Silahlı propaganda...
Mahir Çayan’a göre emperyalizmin 3. bunalım döneminde, “oligarşinin” demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasına izin vermediği, ordusu, polisi ve diğer güçleri ile emekçi kitlelere ağır baskı uygulamakta olduğu “bütün geri bıraktırılmış ülkelerde”, eski tarzda kitle çalışması ile “ekonomik ve demokratik mücadeleyi politik mücadeleye dönüştürmek” isteyen örgütler, düşmanın askeri üstünlüğü ve baskısı karşısında güçsüzlüğe düşecek, giderek de iyice sağa kayacaktır! Bu yüzden, devrim mücadelesi, silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik ve demokratik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele biçimine tabi olarak ele alan “politikleşmiş askeri savaş stratejisi”yle verilebilirdi.[8]
Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı eserinde kendi adıyla anılan parti teorisini özel olarak üç temel görev ekseninde tanımlamıştı: Ajitasyon, Propaganda ve Örgütlenme… Onun teorisinin özgünlüğü bu kavramlara yüklediği anlamda görülür. Konumuz bakımından önemli ilk kavram propagandadır. Lenin propaganda tanımıyla siyasal bilinç kavramı arasında dolaysız bağlar kurduğu için, buradan yine Mahir Çayan’ın teorisinde önemli yer tutan “bilincin dışarıdan verilmesi” ilkesine de geçiş yapabiliriz...
Çayan’ın neredeyse tüm politika ve programının temel öğesi “silahlı propaganda” anlayışıydı. Ona göre, silahlı propaganda askeri değil politik bir mücadele biçimini ifade etmektedir. Ama bu yalnızca bir mücadele ve propaganda biçimi değildir: “Silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı, Marksizm-Leninizm’in evrensel tezlerinin bu somut tarihsel durumun pratiğine uygulanması sonucu ortaya çıkmış olan, bütün emperyalist hegemonya altında olan ülkelerin proleter devrimcilerinin Bolşevik çizgisidir.”
Kavramı önce propaganda işlevi açısından ele alalım...
Çayan, Lenin’in partinin yayın organına yüklediği işlevi, silahlı eylemlere yüklemektedir. Bu yüzden önemle altını çizer: silahlı propaganda, silahlı eyleme indirgenemeyecek bir stratejik yöntemdir. Bu yöntem üstü örtülü, gizlenmiş siyasi gerçekleri açığa çıkartır, kitleleri sarsar, merkezi otoritenin aslında göründüğü kadar güçlü olmadığını göstererek onlara bilinç taşır. Ona göre, silahlı propagandanın amacı, bir karşı şiddet ya da Sovyetik tarzda ayaklanmada görüldüğü gibi nihai darbe ve Engels’in “zor” kavramına yüklediği anlamda “yeni bir topluma” ebelik de değildir. Bu kıyaslamayı, kendi teorisinde özgün yanı vurgulama amacıyla yapmıştır. Silahlı propaganda çizgisinde silahın rolünün daha ziyade simgesel boyutta olduğu, uzun vadeli ve karmaşık bir sürecin parçası olarak görüldüğü, “siyasi gerçekleri açıklama” amacı güttüğü, dolayısıyla ondan propaganda etkisi beklendiği anlatılır. Bu noktada tam olarak Lenin’in yayın organlarına yüklediğine eş bir işlev tarif edilir...
Önemli bir başka tanım, silahlı propagandanın amacının düşmanı yenmekten ziyade yenilebilir olduğunu göstermek, ona isyan edilebilir olduğunu kitlelere anlatmak olduğuna ilişkindir...
Lenin, “Ne Yapmalı?” adlı eserinde, ekonomizm ile terörizmin “aynı kendiliğindenlik önünde kölece boyun eğiş”in ürünü olduklarını söyler. Ekonomizm, işçi sınıfının ekonomik-sendikal mücadelesinin kendiliğinden siyasal sonuçlar doğurmasına bel bağlamışken, terörizm de “küçük bir aydın grubunun tutkulu öfkesinin kendiliğindenciliği üzerine” kurulmuştur. İki akım arasındaki benzerliğin, derin siyasal, tarihsel, sosyal kökleri vardır. Lenin, her iki akımı birbirine benzetirken, “politik bilinç” ya da daha açık söyleyişiyle “sosyalist politik bilinç” konusunda kapsamlı bir kavrayışları olmadığı üzerinde durur. Bu bağlamda, sosyalist politik bilincin unsurları ve onun işçi sınıfına hangi yollardan verilebileceği üzerinde durur. Böylece, sonuçta sınıf mücadelesinin genel seyri bakımından her ikisinin de aynı bakış açısından hareket ettiğine, politik çizgileri bakımından her ikisinin de işçi sınıfı dışında bulunuşuna dikkat çeker. Eğer bu çözümlemeyi Çayan hareketini değerlendirmenin anahtarı olarak kullanırsak ulaşabileceğimiz sonuç, onun devrim ve örgüt anlayışı, özellikle siyasal bilinç, çalışma tarzı, örgütlenme ve devrim biçimi konularında sınıf mücadelesine dışarıdan bir bakışın bir biçimlenmesi olarak görülür. Bu ise, kendiliğinden harekete bel bağlamanın bir sonucudur. Dolaysıyla Lenin’in eleştirdiği anlamda onun “tersyüz edilmiş” bir ekonomist olduğunu görebiliriz...
Silahlı Propagandanın Bir Başka Gerekçesi: Suni Denge...
Mahir Çayan’a göre, Türkiye halkının tarih boyunca “kerim devlet”, “devlet baba” gibi kalıpları kullanması, geleneksel bir boyun eğiş içinde olmasını ifade ediyordu. Halkın devlete karşı isyan fikrinden daima uzak kalmış olması, “suni denge” kavramıyla açıklanabilirdi.
Ona göre, çarpık da olsa gelişen kapitalizm toplumsal üretimin artmasına yol açarak göreli bir refah düzeyi sağlamıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasının bu ortamında, görece refah düzeyinin de etkisiyle, halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştu. Böylece, devrimin koşulları mevcut olmasına rağmen “suni denge” yüzünden kitlelerin kendiliğinden tepkileri ortaya çıkmamakta ya da çok cılız protestolar düzeyinde kalmaktadır. Yine aynı nedenle, görece refah koşullarının yanı sıra, diktatörlüklerin baskıları da tepkileri geriletmektedir. Eğer, diktatörlükler “gerici sınıfların baskı diktası olarak” gösterilebilirse, kendiliğinden tepkiler büyüyecek ve devrime yol açabilecek, iktidarların gerçek yüzünü gören kitleler de “devrimci öncünün saflarına” katılacaktı! Dolayısıyla, öncü savaşçıların yapması gereken şey silahlı şiddet kullanarak egemen güçlerin maskesini düşürmekti!
Mahir Çayan’ın bunları yazabilmiş olması güncel deneyimler ve tarihsel olaylar göz önüne alındığında şaşılacak şeydir. Bizzat yaşadığı sürecin toprak işgalleri ve köylü ayaklanmaları, 15-16 Haziran işçi ayaklanması, kendi içinden çıktığı devrimci gençlik kitle eylemleri, Adnan Menderes diktatörlüğünü yıkıma götüren öğrenci direnişleri, ona “kırılması gereken bir suni denge” bulunmadığını göstermiş olmalıydı. Tarihte, Babai isyanlarını, Şeyh Bedreddin-Börklüce Mustafa isyanını, neredeyse yüz yıl boyunca sürmüş Celali isyanlarını da bilmiyor olamazdı. O bu satırları yazdıktan hemen sonra, 12 Mart Darbesini yapan generallerin başındaki adam, darbenin gerekçesini şu sözlerle açıklamıştı: “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir; bunu düzeltmek lazımdır!” General, “suni denge” bozuldu diye yakınıyor biçiminde okuyabiliriz bu sözleri!
Bu sözler, 12 Mart darbesinin kitlesel bir bilinçlenme ve ayaklanma ihtimaline karşı yapıldığını açıkça göstermektedir. Nesnel koşullar ve işçi-köylü kitleleri içinde görülen yeni örgütlenme ve mücadele biçimlerinin gelişmesi, emperyalizme karşı tepkinin bütün halk kesimleri içinde yer bulmuş olması önemli gelişmelerdi. Ve işin en ilginç yanı, bizzat Mahir Çayan’ın ve onun mücadele ve örgüt anlayışının ortaya çıkışını sağlayan da bu toplumsal radikalleşme eğilimiydi...
Ne var ki Çayan, başka konularda olduğu gibi, burada da nesnel-maddi durumu görmek ve buna uygun bir mücadele çizgisi geliştirmek yerine, kendi devrim stratejisine gerekçeler yaratmayı tercih etmiştir. Teorisinin ana yapı taşlarından bir diğeri bu yanılgıdır!
Tarih boyunca kitleler hiçbir zaman “devrimci öncülerin” beklediği gibi hareket etmemiş, genellikle anarşistler, özellikle de Narodnikler, bütün baskı, yoksulluk, savaş, kıtlık koşullarına rağmen ayaklanmayan kitleleri dürterek uyandırmanın yolunu aramış, eylemlerini bunun için yapmışlardır. Leninist parti ve devrim teorisi ise onların yanılgılarının aşılması üzerine kurulmuştur...
Bir Başka Vahim Yanlış Anlama: Bilincin Dıştan Verilmesi İlkesi...
Mahir Çayan, Leninist “işçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir” ilkesini, örgüt ve devrim anlayışını açıkladığı hemen her yazısında önemle vurgulamış, bu ilkeyi kendisine çıkış noktası yapmıştır. Ne var ki bu ilkeyi “sosyalist bilinç işçi sınıfının dışından verilir” biçiminde yorumlayarak mutlaklaştırmış, ilkenin bütünleyici unsurlarını göz ardı etmiştir. Siyasal bilincin kapsamından çok, bilinci “dışarıdan götürecek olan” militanların özellikleri üzerinde durmuştur...
“Proletaryaya dışarıdan bilinç ise, kendini adamış, mesleği devrimcilik olan, az sayıda partizandan oluşan öncü, teoriyi eylem kılavuzu kabul etmiş, demokratik merkeziyetçi bir ihtilal partisi tarafından verilebilirdi.”
Bu yanlış kavrama, onun “işçi sınıfının devrimci iradesini temsil eden örgüt” anlamında bir “sınıfın dışında parti” ve “ihtilalci inisiyatifin etkili azınlık tarafından kullanılması” terimleriyle tanımlanan bir “sınıfsız devrim” anlayışıyla tutarlı bir bilinç teorisi kurmasının yolunu açmıştır...
Bütün bu anlayışların kökeninin Lenin olduğunu göstermek için de gene ilkeleri kendince yorumlamış, yanlış sonuçlar çıkarmış ve teoriyi tahrif etmiştir. “Profesyonel devrimcilerin teşkil ettiği savaş örgütünün objektif olarak proletaryanın devrimci iradesini temsil etmesi esastır. Ve proletaryaya bilinç, bu örgüt aracılığıyla dıştan iletilecektir.”
“İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç dışarıdan verilir” sözü gerçekte ne anlama gelmektedir?
Ne Yapmalı? baştan sona dikkatle okunduğunda, bu ilkenin şu üç “dış” alanı kapsadığı görülecektir:
İşçi sınıfının devrimci teorisi, işçi sınıfı dışındaki burjuva, küçük burjuva aydınlar tarafından inşa edilmiştir...
İşçi sınıfına sosyalist bilinç, ekonomik mücadelenin dışından, yani politik mücadele alanından verilir...
İşçi sınıfının siyasal sosyalist bilinçle donatılması, işçi sınıfı dışındaki emekçi sınıf ve tabakaların, bütün ezilenlerin mücadeleye kazanılması için yürütülecek propaganda ve ajitasyon faaliyetinden ayrılmaz. İşçi sınıfı kendi dışındaki ezilen kitlelerin, hatta ezilen din ve mezheplerin mücadelesine de sosyalist siyasal bilinçle bakmayı öğrenmelidir...
Mahir Çayan, bu üç alandan yalnızca birini, “işçi sınıfının devrimci teorisi, işçi sınıfı dışındaki aydınlar tarafından inşa edilir” biçiminde formüle edilen tezi, “işçi sınıfına sosyalist bilinç işçi sınıfı dışındaki aydınlar tarafından götürülür” biçimine sokmuş; bu bozulmuş hali, ilkenin tamamı olarak öne sürmüştü. Lenin'in sözünü ettiği ve özellikle üstünde durduğu “ekonomik mücadelenin dışından, yani politik mücadele alanından” biçimindeki formülasyonunu tamamen göz ardı etmişti...
Bilimsel teori, Lenin'in deyişiyle “modern toplumsal süreçten çıkar” ve “burjuva aydın tabakalar tarafından” formüle edilir. Lenin şunu da ekliyor: “Kuşkusuz bu, işçilerin, ideolojinin geliştirilmesine katılmadıkları anlamına gelmez. Ne var ki buna, işçi olarak değil, sosyalizmin teorisyenleri olarak, Proudhonlar ve W eit.Iingler olarak katılırlar; başka bir ifadeyle, ona, yaşadıklan çağın bilgisini şu ya da bu oranda edinebildikleri ve onu zenginleştirmeyi başarabildikleri ölçüde katılırlar. Fakat işçilerin bunda daha sık başarılı olabilmesi için, işçilerin genel olarak bilinç düzeylerini yükseltmek için her türlü çabayı göstermek gerekir. İşçilerin kendilerini yapay olarak daraltılmış bir "işçiler için yazın"ın sınırlarına hapsetmemeleri, tersine genel yazına giderek daha fazla hakim olmayı öğrenmeleri gerekmektedir.”
Marx ve Engels, bu tip aydınları, Komünist Manifesto'da “burjuvazinin bir kesimi proletaryadan yana geçmektedir ve özellikle de burjuva ideologların kendilerini tüm tarihsel hareketi teorik olarak kavrama düzeyine yükseltmiş olan kesimi” olarak tanımlamışlardı...
Burada özellikle, daima “teorinin inşa”sından söz edildiğine dikkat edilmelidir. Bunu, “sosyalist bilincin verilmesi aydınların işidir” biçiminde anlamak bir sübjektivizmin ürünü olabilir ve tasarlanmış eylem ve örgüt biçimlerini haklı ve meşru göstermek için ilkenin içeriğinin çarpıtılması anlamına gelir...
“İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç vermek”, eğer tek tek işçilere sosyalizmin anlatılması olarak anlaşılırsa, bunu kimin yapacağı sorusuna herkes kendisinden yola çıkarak cevap verecektir! Ama Lenin, tek tek işçilerden, tek tek aydınlardan söz etmiyor, bir sınıf hakkında konuşuyor. Sosyalist siyasal bilinci işçi sınıfına iletmenin yolunu ise, Lenin, zincirleme bir ilişki içinde düşünüyor. Teori, önce aydınlar tarafından “modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere”, öncü işçilere, işçi sınıfının en ileri kesimlerine taşınır. Bir başka yerde Lenin, aydınların rolünün proletarya örgütlenmesini ilerletmek yoluyla, “aydınlar arasından özel liderler çıkmasını gereksiz kılmak” olduğunu söyler.[13] Bu, doğrudan doğruya proletarya partisi bünyesindeki bir işleyiştir ve partinin sınıfın partisi olmasının bir sonucu olarak elde edilebilir...
Görüleceği gibi, Lenin'in “bilincin dıştan verilmesi” ilkesinin işçi sınıfının dışından gibi bir anlamı hiç yoktur...
Lenin'in bu ilkesinde asli unsur, işçi sınıfına sosyalist siyasal bilincin ekonomik mücadele alanının dışından verileceğine ilişkin olanıdır. Lenin'in, ekonomistlerle olan tartışmasının özü budur. Ekonomik mücadelenin kendiliğinden siyasal bilinç doğuracağını, örneğin bir grevde polisle çatışan işçilerin bir anda devlet, devrim, sosyalizm gerçeklerinin farkına varabileceğini düşünen kendiliğindencilere karşı Lenin, bilincin edinilebileceği biricik alan olarak siyasal mücadele alanını, iktidar için mücadele alanını göstermektedir...
Ekonomik mücadele, yalnızca sendikal bilince yol açar. Bu bilinç, “bir rubleye bir kopek ekleme” talebinin, burjuva devlet ve ekonomi sınırları içinde gerçekleşebilecek talepten ileri geçemez. Bu da tek başına işçi sınıfının egemen sınıf olma mücadelesine girmesine yol açmaz. Çünkü ekonomik mücadele zaten, burjuvazinin varlığını ön koşul olarak almaktadır. Burjuvaziyi yok etmeyi değil, ondan daha fazla ücret, daha fazla hak elde etmeyi hedeflemektedir. Bu mücadelenin, kapitalizmle ve burjuva devletle çelişen bir yanı yoktur. Sınıf mücadelesinin bu köklü deneyini özümlemiş olan Lenin, “yığınların eyleminin yükseltilmesi” mücadelesini, ekonomik mücadele temelinde yürütülecek bir ajitasyona bağlayan Martinov'u şiddetle eleştirmiştir...
Mahir Çayan, özellikle kitlelerin “ekonomik-demokratik hak ve talepler etrafında örgütlenmesini” önerirken ve ekonomik mücadelenin siyasi mücadeleye dönüştürüleceğinden söz ederken, tamamen Lenin'in eleştirdiği düşüncelerini ileri sürmekteydi...
Böylece, kitleler ve işçi sınıfı için ekonomik, kendisi için siyasal bir örgütlenmeyi öneren Menşeviklerin çizgisiyle birleşmekteydi. Lenin, işçi sınıfı için ekonomik mücadeleyi, aydınlar için de siyasi mücadeleyi uygun görenlerin “katışıksız bir işçi hareketi” tezi arkasına sığındıklarını, ama gerçekte, işçilerin hareketini liberal burjuva hareketin kuyruğuna takmayı hedeflediklerini açığa çıkarmıştı...
İşçi sınıfına, “siyasal mücadeleyi biz yürütürüz, siz ekonomik mücadelenizi yürütün” diyenlerin her bakımdan “sınıfın dışında” olduklarına başka kanıt gerektirmez...
Lenin'e göre, yığınların siyasal bilinci ve devrimci eğitimi kapsamlı bir şekilde örgütlenmiş siyasal teşhir temelinde genişletilecek ve ancak böyle genişleyebilecek olan bir siyasal çalışmayla sağlanabilirdi...
Lenin, işçi sınıfının sosyalist siyasal bilince ulaşmış olmasından, bütün halkın mücadelesini kucaklayan, “hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı sosyalist açıdan tepki gösteren” bir bilince ulaşmış olmasını anlıyordu...
İşçi kitlelerin aktivitesini arttırmak, onları devrimci eylem mevzilerine çekmek için, siyasi gerçeklerin açıklanmasının ve bunlara karşı sosyalist tarzda tavır alınmasının sağlanması için, Lenin, çok yönlü siyasi teşhir faaliyetleri örgütlenmesini önerir. “Siyasi teşhirden başka hiçbir şey, siyasi bilinci ve kitlelerin siyasi etkinliğini geliştiremez.” Lenin, “siyasi bilinç” kavramının unsurlarını şu şekilde özetler:
“Eğer işçiler, hangi sınıfları etkiliyor olursa olsun, zorbalık, baskı, zor ve suistimalin her türlüsüne karşı tepki göstermede eğitilmemişlerse ve işçiler bunlara karşı, başka herhangi bir açıdan değil de sosyal-demokrat açıdan tepki göstermede eğitilmemişlerse, işçi sınıfı bilinci, gerçek bir siyasal bilinç olamaz. Eğer işçiler, öteki toplumsal sınıfların her birini, entelektüel, manevî ve siyasal yaşamlarının bütün belirtilerinde gözleyebilmek için somut ve her şeyden önce güncel siyasal olgular ve olaylardan yararlanmasını öğrenmezlerse; eğer materyalist tahlil ve ölçütleri, nüfusun bütün sınıflarının, tabakalarının ve gruplarının yaşam ve eylemlerinin bütün yönlerine pratik olarak uygulamayı öğrenmezlerse, çalışan yığınların bilinci, gerçek bir sınıf bilinci olamaz...
Kim, işçi sınıfının dikkatini, gözlemini ve bilincini, tamamıyla ya da hatta esas olarak işçi sınıfı üzerinde yoğunlaştırıyorsa, böylesi, sosyal demokrat değildir; çünkü, kendini iyi tanıyabildiği için, işçi sınıfının, modern toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler konusunda tam bir bilgisi, sadece teorik bilgisi değil … hatta daha doğru olarak ifade edelim: teorik olmaktan çok, siyasal yaşam deneyimine dayanan pratik bilgisi olması gerekir…
Ama bu ‘açık seçik tablo’, herhangi bir kitaptan edinilemez. Bu kapsamlı siyasal teşhirler, yığınları devrimci eylem bakımından eğitmenin zorunlu ve temel bir koşuludur. Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır?”
“Silahlı propaganda” bunlardan hangisini yapabilir? Silahlı propagandanın imha ya da tahrip ettiği hedefe bakarak, işçiler bütün bu gerçekleri kendileri mi öğreneceklerdir? Bu, bilinçlenmenin işçilerin kendilerine bırakılması demek değil midir? Öyleyse silahlı propagandayı bir “bilinçlendirme aracı” olarak gösterenler, Lenin'in “o bir sosyal-demokrat değildir” dediği türden eylemciler değil midir?
Çayan’ın bu yorumunun kaynağında bilinç kavramına oldukça dar ve sınırlı bir anlam yüklemiş olmasının da payı çok büyüktür. O siyasal bilince, adeta “öncüyü takip edecek kadar uyanma” anlamı yüklemiştir. Bu sınırlı ve içi boş “bilinç” kolayca ve “dışarıdan” verilebilir gibi görünüyor ona. “Uyuklamakta” olduğunu varsaydığı kitleler, şok dalgalarıyla, silahlı eylemlerin yaratacağı sarsıntıyla kendine gelecek ve öncüyü takip edecektir… bu kadar basit!
Ne var ki, Çayan bu kadar sıradanlaştırdığı bilinçlenme sürecini devrim stratejisinin ana unsurlarından biri olarak düşünmüştür. “Gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir arada olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir.”
Bu bir kez başladıktan sonra zincirleme olarak olaylar şöyle gelişecektir:
“Silahlı propaganda, halkın düzene karşı olan memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın giderek etkisinden kurtarır. Önce kitleleri sarsar, giderek de bilinçlendirir. Merkezi otoritenin görüldüğü gibi güçlü olmadığını, onun kuvvetinin her şeyden önce yaygara, gözdağı ve demagojiye dayandığını gösterir…
“Öncü savaşıyla oligarşinin pasifikasyon araçları etkisizleştirilecek, halkın devrimci partiye yönelmesi sağlanacaktır. Kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıpratma savaşını içeren silahlı propaganda, askeri değil politik mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır … Silahlı propaganda, her şeyden önce, günlük maişet derdi vs. içinde kaybolan, emperyalist yayınla şartlanmış, düzenin şu veya bu partisine 'umudunu' bağlamış kitlelerin dikkatini devrim hareketine çeker, uyuşturulmuş, pasifize edilmiş kitlelerde kıpırdanma yaratır.”[16]
Özetle, kent gerillasının başarılı eylemleri, önce sempati, sonra güven ve nihayet birleşik bir halk savaşı için gerekli kitle desteğini yaratacaktı. Bütün bu büyük beklentileri THKP-C'nin pratiği açısından değerlendirecek olursak, sonuç tam bir hayal kırıklığı ve trajedidir...
Sübjektivizmde Son Nokta...
Mahir Çayan, Maocu Halk Savaşı Teorisi'nin etkisiyle, “kırların temel alındığı” bir devrim stratejisine, şehirlerin rolünü de “ihmal etmeyen”, kendi ifadesiyle “her ikisini diyalektik bir bütünlük içinde düşünen” bir plana sahip olduğu kanısındaydı. Buna göre, “yarı- sömürge, yarı- feodal Türkiye'de”, halk savaşının temel alanı kırlardı ve köylülük demokratik devrimin temel gücüydü. Bu durumda, işçi sınıfı adına, onun “ideolojik önderliğini” temsil eden örgüt, köylülere ve işçi sınıfı dışındaki diğer emekçi tabakalara önderlik edecekti. Önderlik, sosyal, siyasal ve pratik bir tarzda düşünülmüyordu: İşçi sınıfı ideolojisini benimsemiş bir militanlar örgütü, işçi sınıfını temsilen demokratik devrimde öncülük yapmalıydı. “Öncü”, apaçık bir biçimde sınıfın yerini tutuyordu. Bu görüş, Mahir Çayan'ın özellikle “Kesintisiz Devrim III” adıyla bilinen broşüründe açıklıkla ifade edilmiştir...
“Ülkemizdeki baş çelişki, oligarşi ile halkımız arasındadır. Bunun pratikteki görünümü, halkın devrimci öncüleriyle oligarşi arasındadır.”
Mao Zedung'un çelişkiler teorisinde baş çelişki kavramı, “karmaşık bir sürecin içindeki birçok çelişki arasından, varlığı ve gelişmesiyle öbür çelişkilerin varlığını ve gelişmesini belirleyen ya da etkileyen, sürece yön veren” çelişki olarak tanımlanmıştır. Mahir Çayan, bu kavramı kullandığına göre, bu tanımı da biliyor olmalıydı...
Bu durumda, “oligarşiyle halkın devrimci öncüleri arasındaki” çelişki, varlığı ve gelişmesiyle öbür çelişkilerin varlığını ve gelişmesini belirleyen çelişki durumunda olacaktır. Yine Mao’nun tanımına sadık kalınırsa, anlıyoruz ki Mahir Çayan kendi örgütüyle devlet güçleri arasında sürüp giden çatışmanın, toplumsal sürecin pek çok karmaşık çelişkisi içinde, diğer çelişkilerin varlığını ve gelişmesini etkileyen ve bütün toplumsal süreçlere yön veren bir değer ve önem taşıdığına inanmaktadır...
Sınıflar çatışmasını, sınıfların gerçek maddi güçleri, hareket imkanları ve toplumsal etkileri bakımından değerlendiren ve çelişmeleri gerçek “maddi güçler” ekseninde çözümleyen bir Marksist’in böyle bir tespitte bulunması imkansızdır. Maddi olanaklarını iyice tüketmiş, kitle hareketleriyle bağı kopmuş ve inançlarından ve moral güçlerinden başka güveneceği bir şey kalmamış olan bir militan grubun önderi için, çatışan toplumsal güçlerin hepsi, yalnızca iki örgütün çatışmasına indirgenebilir: Oligarşi ve THKP-C...
Sübjektivizmde gelinen zirve noktası budur...
Evrim ve Devrim Süreçlerinin İç İçe Geçmesi Tezi
Mahir Çayan emperyalizmin kapitalizmin genel bir bunalımı olarak değişik evrelere sahip olduğunu ve bu evrelerin karakteristiğine bağlı olarak da değişik mücadele biçimlerinin hayata geçirilmesi gerektiği biçimindeki genel doğruyu bilir. Ancak bunun somut durum içinde kazandığı anlam konusunda katı sübjektivizm ağır basar ve daima kendi örgüt ve eylemini merkeze koyduğu sonuçlara ulaşır...
M. Çayan'a göre 1903-1917 arası emperyalizmin birinci bunalım dönemi, Sovyet devrimiyle birlikte sosyalizmle kapitalizm arasındaki çelişkinin de gündeme eklenmesiyle bunalımın ikinci evresi ve nihayet 2. Paylaşım savaşının bitimi ve ABD emperyalizminin kurduğu hegemonya çerçevesinde 3. bunalım dönemi başlar. Ancak Mahir Çayan bunları sadece tarihsel evreler olarak zikretmez. Her dönemin kendine özgü karakteristikleri olduğu, ilişki ve çelişkilerinin farklılaşmasına paralel olarak işçi sınıfının mücadele yöntemlerinin değişikliğe uğrayacağını savunur...
Ona göre, 3. bunalım döneminin karakteristik özelliği olarak sermaye ihracı diğer dönemlere göre özel bir önem kazanmıştır ve “emperyalist işgal içsel bir olgu haline gelmiştir”. Artık emperyalistler askeri güçle ülkeleri ele geçirmek yerine, her ülkenin kendi ordularını, polislerini, aydınlarını, sermayelerini, üniversitelerini, kültür kurumlarını, hatta sendikalarını ele geçirerek daha farklı, gizli bir işgal yöntemi geliştirmeye başlamıştır...
Buna bağlı olarak, “emperyalist hegemonya altındaki bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir… Bu milli kriz, tam anlamı ile olgun değildir. Ancak şu veya bu ölçüde vardır. Var olan bu krizin derinleştirilip olgunlaştırılması, tamamen o ülke devrimcilerine bağlıdır”[18]
“Milli kriz” kavramının yalnızca ekonomik krizden ibaret olmadığı, siyasal, sosyal çapta birbirine bağlı olarak gelişebilecek krizleri de kapsadığı Çayan açısından da açıktır. Sorun bu çapta düşünülünce, yüklenen misyonun hangi ülkenin “süper devrimcileri” tarafından yerine getirilebileceği ancak efsanelerin cevap verebileceği bir sorudur...
Bu yazıda Marksizm’in kriz teorilerini etraflıca anlatmak mümkün değil. Sadece şunu söylemekle yetinebiliriz: her kriz çok yönlü kapitalist sermaye hareketlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve ancak bu hareketler içinde derinleşebilir ya da önlenebilir. Ve bir kriz ne kadar derin ve kapsamlı olursa olsun, tek başına bir devrime yol açmaz, açamaz. Mahir Çayan’ın devrim şemasına göre ise, milli çapta bir kriz zaten vardır, onu derinleştirmek devrimcilerin işidir, bu gerçekleşince kitleler öncüyü takip edecek ve devrim gerçekleşecektir! Bu süreçte belirleyici olan, devrimcilerin eylemleridir!
Şematik ve tamamen kurgusal zincirleme neden-sonuç ilişkileriyle düşünülen devrim sürecini şöyle özetlemişti: “Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye (Öncü Savaşı) giderek sürekli bir şekilde yeni yeni güçler katılır, kitle hareketleri boy göstermeye başlar, eski düzen yavaş yavaş yıpranır, çöker; işte tam bu sıradadır ki işçi sınıfı ve şehirli yığınlar savaşın kaderini tayin ederler…” Ve bütün bu süreçleri başlatacak ilk neden, ilk kıvılcım silahlı propaganda, politikleşmiş askeri savaş taktikleriyle mücadele eden devrimciler olacaktır!
Mahir Çayan, silahlı propaganda eylemlerine “faşizme erken doğum yaptırmak” gibi bir işlev de yüklemişti. Bu süreç, aynı zamanda düşmanı istemediği alanda savaşa çekecek, sonuçta kaçınılmaz bir yenilgiye uğrayacaktı...
THKP-C, bizzat Mahir Çayan’ın tanımladığı biçimiyle “silahlı propaganda” eylemlerini, THKP-C’nin 1 Numaralı Bildirisi’nde açıklamıştır. Bunlar, iki banka şubesinin paralarının “kamulaştırılması”, Amerika ve İsrail’e ait toplam 8 hedefin bombalanması, Kadir Has ve Mete Has ile Talip Aksoy'un kaçırılıp fidye karşılığı serbest bırakılması ve nihayet İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesidir...
Ancak bu süreçte, Çayan’ın silahlı propagandaya ilişkin beklentilerinin hiçbiri gerçekleşmemiştir. Siyasi gerçeklerin açıklanması, kitleleri sarsarak merkezi otoritenin aslında göründüğü kadar güçlü olmadığının gösterilmesi, düşmanı yenmekten ziyade yenilebilir olduğunun kanıtlanması gibi amaçların hiçbirine yaklaşılamamıştır. Aksine, devletin bütün imkanlarını seferber ederek devrimcilere saldırması sonucunda, oligarşi, büyük bir güç gösterisi yapmış, bütün beklentilerin aksine, sıradan insanlarda “devletle baş edilemez” algısı bu eylemler sonucunda güç kazanmıştır...
Yanılgının temel kaynaklarından bir diğeri, Çayan’ın evrim ve devrim dönemleri arasında fark gözetmemesi, daha doğrusu her iki evrenin iç içe geçmiş olması düşüncesidir...
Felsefi olarak, varlığın nitel değişiminin, nicel birikim süreci olarak adlandırılan bir ön aşaması vardır. Böylece birikim ve dönüşüm birbirini izleyen aşamalar olarak görünür...
Evrim ve devrim kavramları da bu diyalektik yasanın başka bir biçimde ifadesidir. Ne var ki, yine felsefi açıdan, her nicel birikim süreci kendi içinde belli nitel sıçramaları da taşır ve esas olarak nitel değişim denilen aşama, bu nitel değişime uğramış unsurların nicelik olarak belli bir düzeye gelmesiyle gerçekleşir. Bir başka deyişle, nicel birikim süreçleri ve nitel sıçrama iç içe ilerler. Ancak her iki evreyi kesin olarak ayırt eden bir köklü değişim anı gelir ki, bu varlığın tüm temel özelliklerinin değiştiği nitel sıçrama anıdır. Burada artık birikim evresi tamamlanmış, varlık tümüyle yeni bir niteliğe kavuşmuştur...
Sosyal hareket içinde bu işleyiş oldukça özel bir hareketlilik gösterir...
Lenin özellikle Ekim Devrimi öncesinde ve sürecinde yazdıklarıyla evrim ve devrim aşamalarına ilişkin son derece önemli çözümlemeler yapmaktadır...
Lenin, nicelikten niteliğe sıçrama yasasının işleyişini, basitçe bir sayısal artış olarak gören anlayışların aksine bir kavrayış sergilemektedir. Felsefi bakımdan, nitel değişme, eskinin temel nitelikleri bakımından yok oluşu ve yeninin ortaya çıkışıdır. Bir varlık, farklı yanları bakımından yeniden düzenleniyor, temel özellikleri bakımından herhangi bir değişiklik göstermemekle birlikte, artıyor ya da azalıyorsa, buna da nicel değişim denir. Nicelik ve nitelik değişimi, varlığın hareketinin birbirini tamamlayan farklı evreleridir. Genel kural olarak, her nitel değişim, bir nicel değişime dayanır ve nicel değişiklik, nitel bir dönüşümü içerir. Hareket halindeki varlığın bu özelliği, kesinti ve süreklilik deyimleriyle de dile getirilir. Yine, kural olarak, nicel birikim, sürekliliği ya da evrimi; nitel dönüşüm ise, kesikliği ya da devrimi dile getirir....
Lenin, Ekim Devrimi öncesinde, sovyet örgütlerindeki siyasal eğilimlerin sayısal durumunu değerlendirerek, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganını kullanıyor ya da değişen koşullarda geri çekiyordu. Bu tavırda belirleyici olan, nicel durumun, bir nitelik sıçramasını sağlamaya elverişli olup olmadığının denetlenmesiydi. Şimdi, devrimin hemen öncesinde, Lenin’in, kitlelerin nicelik ve niteliği ile devrim süreci arasında kurduğu ilişkiyi örnekleyen şu iki sözüne yakından bakalım: “Devrimin öncüsü, yığınları sürüklemeye yetenekli, halkın öncüsü olan sınıfın çoğunluğu bizden yana. Halkın çoğunluğu bizden yana…”
“Bolşeviklerin, ‘yapmacık’ bir çoğunluğa sahip olmayı beklemeleri saflık olurdu: Hiçbir devrim, bunu beklemez.” İlk cümlede, işçi sınıfının çoğunluğundan söz edilirken, bunun basit bir sayısal çoğunluk değil, yığınları sürüklemeye yetenekli olanların çoğunluğu olma niteliğine dikkat çekiliyor. Burada, salt nicelik artışının nitel dönüşüme yol açacağını ileri süren anlayıştan tümüyle farklı bir yaklaşım söz konusudur. Lenin açısından, genel olarak halkın çoğunluğunun Bolşevikleri desteklemesinin elbette önemi vardır; ama bu çoğunluğun, “halkın öncüsü” olan sınıfın kendi hedefleri doğrultusunda harekete katılmakta oluşu belirleyicidir...
Lenin, devrim için önemli olanın, belli bir niceliğin niteliği olduğunu söylemiştir: “İki başkentin işçi ve asker vekilleri sovyetlerinde çoğunluğu sağlayan Bolşevikler, iktidarı ele alabilirler ve almalıdırlar… İktidarı alabilirler, çünkü, iki başkent halkının devrimci ögelerinin çoğunluğu, yığınları arkalarından sürüklemek, düşmanın direncini kırmak, onu yok etmek için, iktidarı ele geçirmek ve onu elinde tutmak için, iki başkent halkının etkili devrimci öğelerinin çoğunluğu yeterlidir.”
“Halkın etkili devrimci ögelerinin çoğunluğu” sözüyle, basit nicelik artışı kavramından tamamen farklı bir nicelik anlayışının ileri sürüldüğü, özellikle bu sözlerde açıktır. Kuşkusuz, bu sözleri, bazı burjuva ve “sol” oportünist yazarların yaptığı gibi, “etkili azınlık” olarak anlamak mümkün değildir...
Bu örneklerin göstereceği gibi, Lenin açısından nicel birikim süreçleri nitel sıçrama unsurlarını içermekle birlikte, her ikisi kategorik olarak farklı aşamalardır...
Mahir Çayan ise, ne yazık ki, diyalektiğin en genel ve soyut önermesini, somut durumun çözümlemesinin yerine koymuş ve evrim ve devrim mademki iç içedir, öyleyse her süreçte devrimci taktikler (o buna Fransızca konuşmak diyordu) geçerlidir sonucuna ulaşmıştı. Silaha sarılmak için hangi nesnel-maddi toplumsal ve siyasal birikim süreçlerinden geçilmesi gerektiği konusunda düşünmeyi gerekli görmemişti, çünkü “devrimci irade ve inisiyatifin” tek belirleyici olduğu bir devrimci atılım aşamasında olunduğuna inanıyordu...
Sonuç Olarak...
“Emperyalizmin üçüncü bunalım döneminde”, “oligarşi” tarafından emekçi kitlelere tam bir tenkil politikasının uygulandığı bütün geri bıraktırılmış ülkelerde ortak objektif koşulların bulunduğu varsayımıyla oluşturulmuş ve silahlı mücadelenin özel biçimlerini esas alan bir devrim çizgisi yaratmayı hedefleyen Mahir Çayan, temel tezlerinin ve Marksizm-Leninizm’in aşılmasını temsil ettiğine inandığı teori ve politikasının pratik çöküşünü ölümünden önce yaşamıştır...
Onu son anına kadar devrim davasına bağlanmış kararlı ve ödünsüz bir savaşçı olarak anmak ve mücadelesini doğru değerlendirmek için, Marksizm-Leninizm karşısındaki yanlış tutumunu eleştirmek şarttır...
Günal, S. (1992) Küçük Burjuva Devrimciliğin Eleştirisi, Evrensel Basım Yayın, İstanbul. ↩
Çayan, M. (2026) “Kesintisiz Devrim I”, Mahir Çayan Kitabı: Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar, Dipnot Yayınları, Ankara, sf. 218. ↩
Çayan, age, sf. 294. ↩
Çayan, age, sf. 230. ↩
Marx, K. (1978) Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev. T. Ağaoğlu, 1. Basım, May Yayınları, İstanbul, sf. 67. ↩
Çayan, age, sf. 230-231. ↩
Lenin, V. İ. (1976) Sosyalizm ve Savaş, çev. N. Solukçu, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 167. ↩
Geçerken not edelim ki, “ekonomik ve demokratik mücadeleyi politik mücadeleye dönüştürmek” isteyenler, böyle bir kitle çalışması önerenler Menşeviklerdi, “klasik Marksistler” değil. Lenin açısından, ekonomik ve diğer mücadele biçimleri, politik mücadele esas alınarak yürütülmeliydi. Yoksa bir mücadele biçimini, Çayan’ın deyimiyle “ekonomik, demokratik” mücadeleyi bir başka mücadele biçimine -politik mücadeleye- dönüştürmek değil. Ne Yapmalı? adlı eseri eksik ve üstünkörü okumanın bir başka örneği de budur. ↩
Çayan, age, sf. 295. ↩
Çayan, age, sf. 70. ↩
Çayan, age, sf. 253. ↩
Lenin, V. İ. (2011) Ne Yapmalı?, çev. A. Berberoğlu, 2. Basım, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 60. ↩
Lenin, V. İ. (1979) Halkın Dostları Kimlerdir?, çev. V. Erdoğdu, 3. Baskı, Sol Yayınları, İstanbul, sf. 195. ↩
Lenin. V. İ (1992) Ne Yapmalı?, çev. M. Erdost, Beşinci Baskı, Sol Yayınları, İstanbul sf. 80. ↩
Çayan, age, sf. 273. ↩
Çayan, age, sf. 299. ↩
Çayan, age, sf. 333. ↩
Çayan, age, sf. 281. ↩
Diyalektik materyalizm, süreklilik ve kesikliğin, nicel birikim ve nitel sıçramanın, evrimle devrimin, ayrılmaz bir halde, aynı sürecin değişik anları olduğunu göstermiştir. Özellikle, süreci, nedensellik görüşü bakımından art arda gelen niteliklerin bir zinciri olarak yorumlayan metafizik görüş açısından, hareketin aşamaları arasında içsel bir bağıntı olduğu görülmez. Böylece, bütün bir evren ve insan toplumu ya yalnızca evrimden ya da yalnızca birbirinden kopuk nitel sıçramalardan oluşan bir dizi olay olarak yorumlanır. Diyalektik materyalizm açısından, sürekliliğin kesintilere uğramasının ve sıçramaların, hareketin önceki aşamaları içinde kökleri bulunduğunu göstermek önemlidir. Nitel dönüşüm (sıçrama, devrim, kesiklik), bir önceki hareket içinde hazırlanır ve yeni varlık, sürekliliğin bir yerde kırılmasının ürünü olarak ortaya çıkar. Bu andan itibaren, sıçrama, kendisinden sonraki sürekliliğin niteliğini de belirler. Bir toplumsal yaşamın, o toplumdaki insanların bireysel özelliklerinin, devrimden önceki niteliği ile, sonraki niteliği aynı değildir. Devrim sonrası birikim süreçleri, evrim ve süreklilik, artık devrimin belirlediği bir nitelik içinde gerçekleşecek ve bu süreç yeni bir devrimci sıçramanın birikim süreci olacaktır. Şu hâlde, niteliksel sıçrama, kendisinden önceki süreçlerin belli bir değişiminin ürünüdür.
Varlığın temel niteliğinin değişiminden önce yaşanan bu değişimler, niceliksel birikim, bir “patlamayı” kaçınılmaz kılacak olan evrim sürecini temsil eder. Ne var ki, yanlış olarak, çoğu kez, evrim ya da nicel birikim süreçleri, tam da metafizikçilerin düşündüğü tarzda, devrim anlarını içermeyen bir “salt nicelik birikimi” olarak anlaşılır ve anlatılır. Buna göre, salt sayıca artış, büyüme ya da genişleme, nitelik dönüşümü için yeterlidir. Oysa, bu anlayış, evrimle devrimi, nicel birikimle nitel sıçramayı sıraya koyan bir anlayıştır ve eski metafizik yorumlama tarzından farkı yoktur. ↩
Lenin, V. İ. (1975) Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, çev. M. Ardos, İkinci Baskı, Sol Yayınları, Ankara, sf. 148...
NOT : Bu yazı Bilim ve Teori dergisinden alınmıştır...
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar