Hüsniye KILLI...

Bugün çalıştığım vakıfta bir kadınla baş başaydık. İşlerimizi bitirdikten sonra oturup sohbet ettik. Konu bir ara evliliğine geldi. Kadın, hayatının kırk yılını birlikte geçirdiği, sekiz çocuk dünyaya getirdiği eşinin kendisine üç kez "Boşsun, boşsun, boşsun" diyerek onu terk ettiğini anlattı...

Ardından oldukça kesin bir ifadeyle şunu söyledi:

"Artık onunla bir araya gelmem mümkün değil. Barışamayız. Kesinlikle ayrılmak zorundayım."

Sözlerini dinledim, tekrar sordum. Gerçekten ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Çünkü bu hikâyeyi daha önce de duymuştum. Yıllar önce ders verdiğim dönemde, Konyalı, okuma yazması olmayan bir kadın da benzer bir olay anlatmıştı. O zaman söylediklerinin bütün boyutlarını anlayamamıştım...

Bugün bu konuşma beni yeniden düşündürdü...

Kırk yıl! Sekiz çocuk! Bir ömür! Sonra üç kelime…

Kadının kırk yıl boyunca verdiği emek, çocukların büyütülmesi, evin çekip çevrilmesi, ailenin bütün ihtiyaçlarının karşılanması… Bunların hepsi karşılıksız bir çalışma hayatı. Ne maaşı var ne sigortası ne de emekliliği...

Erkeğin dışarıdaki emeği ekonomik değer sayılırken kadının evdeki emeği çoğu zaman doğal bir görev kabul edilir. Kadın üretir, büyütür, bakım verir; fakat emeğinin ekonomik karşılığı çoğu zaman yoktur...

Sonra bir gün erkek çıkıp "Boşsun, boşsun, boşsun!" der...

Ne kolay değil mi? Kırk yıllık ortak hayatı üç kelimeyle kapatmak! Sanki kadın, işten çıkarılmayı bekleyen ve üstelik kıdem tazminatı bile olmayan bir çalışan!

Peki, sekiz çocuğun büyütülmesinde harcanan emek? Kadının kaybettiği yıllar? Ekonomik güvencesi? Bunların hesabını kim verecek?

Benim asıl itirazım tam da burada: Kadınların emeği neden görünmez, hakları neden ikinci planda ve kendi hayatları üzerindeki karar yetkileri neden hâlâ tartışma konusu?

Bir erkek üç kelimeyle evliliği bitirdiğini düşünebilir. Ama bir kadının kırk yıllık emeği üç kelimeyle silinemez...

Kadın, bir erkeğin hayatına hizmet etmek için dünyaya gelmedi. Kendi hayatının öznesi, emeğinin sahibi ve eşit bir insandır...