*BİROL KESKİN sizin için yazdı...
[email protected]
Foto:Ali Çarman...
Bir önceki yazımda şu soruyu sormuştum:
Ekonomi büyüyor, ama bundan kim yararlanıyor?
Bu soru beni başka bir soruya götürüyor:
Almanya'da toplumsal ve ekonomik sorunları konuşurken neden dönüp dolaşıp göçü konuşuyoruz?
Göçün beraberinde getirdiği sorunları yok saymak gibi bir niyetim yok. Eğitimden konuta, dilden iş piyasasına, entegrasyondan belediyelerin yüküne kadar pek çok konu elbette tartışılmalı...
Demokratik bir toplum sorunlarını konuşabilmeli...
Ama tam da bu nedenle daha dürüst konuşmamız gerekiyor...
Çünkü her sorunun karşısına "göç" cevabını koymak, aslında başka soruları sormamızı engelliyor...
***
Almanya'nın içinden çıkması gereken çelişki...
Almanya yaşlanıyor...
Büyük kuşaklar emekli oluyor. Onların yerini alacak kuşaklar ise daha küçük...
Destatis'in güncel nüfus projeksiyonlarına göre, 20-66 yaş arasındaki çalışma çağındaki nüfus, yüksek net göçe rağmen 2030'ların ortasına kadar milyonlarca kişi azalacak...
Yani Almanya'nın çalışanlara ihtiyacı var...
Aynı Almanya'da ise göç, neredeyse her toplumsal sorunun başlığı haline geliyor...
Burada bir çelişki ortaya çıkıyor...
Bir yandan "Çalışacak insanlara ihtiyacımız var" deniliyor...
Öte yandan göç, sürekli olarak sorunların temel nedeni gibi gösteriliyor...
Bu iki yaklaşımı aynı anda savunmak kolay değil...
***
Her sorunun karşısına göçü koymak...
Uygun fiyatlı konut mu yok?
"Çok fazla göç var."
Okullar mı yetersiz?
"Çok fazla göç var."
Belediyeler zorlanıyor mu?
"Çok fazla göç var."
Sosyal harcamalar mı artıyor?
"Çok fazla göç var."
İş piyasasında rekabet mi yaşanıyor?
Yine göç suçlu...
Böyle bakıldığında insanlarda şu izlenim oluşuyor:
Göçü azaltırsak bütün bu sorunlar da azalacak...
Peki gerçekten öyle mi?
Göç azaldığında bir gecede daha fazla konut mu yapılacak?
Okullar daha iyi donatılacak mı?
Eğitim daha mı adil olacak?
Bakım çalışanlarının ücretleri artacak mı?
Toplu sözleşmeler güçlenecek mi?
Belediyelerin gelirleri artacak mı?
Servet daha adil paylaşılacak mı?
Elbette hayır...
O halde başka sorular sormamız gerekiyor...
***
İnsanların kaygıları gerçek...
Burada başka bir noktayı da açıkça söylemek gerekir:
İnsanların kaygıları gerçektir...
Konut pahalıdır...
Kiralar birçok insan için ağır bir yük haline gelmiştir...
İş güvencesi herkes için aynı değildir...
Emeklilik konusunda insanların endişeleri vardır...
Çocukların geleceği konusunda kaygılar vardır...
Belediyeler gerçekten zorlanmaktadır...
Bunları görmezden gelmek doğru değildir...
Ama insanların gerçek kaygılarını kabul etmek başka, bu kaygıların nedenlerini yanlış yere bağlamak başka bir şeydir...
Sağ popülist siyaset tam da burada devreye giriyor...
Toplumsal sorunları çözmek yerine, insanların kaygılarını gruplar arasındaki çatışmaya dönüştürüyor...
Konut sorunu, "Kim fazla yer kaplıyor?" sorusuna dönüşüyor...
İş piyasasındaki sorun, "Kim benim işimi alıyor?" sorusuna dönüşüyor...
Belediyelerin mali sıkıntısı, "Devlet neden onlara daha fazla para harcıyor?" tartışmasına dönüşüyor...
Böylece aynı sorundan etkilenen insanlar birbirlerini rakip olarak görmeye başlıyor...
Ama burada kendimize karşı da dürüst olmalıyız...
Göçün sınırlandırılmasını isteyen herkes sağ popülist değildir...
Bunu görmek gerekir...
Göç siyaseten düzenlenebilir, sınırları ve kuralları olabilir. Göç politikasının nasıl olması gerektiği demokratik olarak tartışılabilir...
Göçün her etkisini olumlu göstermek de gerçekçi değildir...
Özellikle düşük ücretli sektörlerde veya konut piyasasının zaten sıkışık olduğu bölgelerde göç kısa vadede ek baskılar yaratabilir...
Bunu inkar etmek, insanları ikna etmez...
Ama başka bir şeyi de aynı açıklıkla söylemek gerekir:
Her toplumsal sorunu göç sorununa dönüştürmek de yanlıştır...
Çünkü böyle yaptığımızda gerçek nedenleri ve gerçek sorumluları konuşmayı bırakırız...
Bugünkü tablo kendiliğinden oluşmadı..
Almanya bugün bulunduğu noktaya bir gecede gelmedi...
Konut politikasında alınan kararların sonuçları var...
Kamu yatırımlarındaki eksikliklerin sonuçları var...
Sosyal devletin finansmanına ilişkin tercihlerin sonuçları var...
Çalışma hayatındaki değişimlerin sonuçları var...
Ve toplu sözleşmelerin giderek daha az çalışanı kapsamasının sonuçları var...
Bunların hiçbiri gökten düşmedi...
Bunların arkasında yıllar boyunca alınmış siyasi kararlar var...
Siyaset sadece olup biteni izleyen bir seyirci değildir...
Çalışmanın hangi koşullarda yapılacağını, sosyal devletin ne kadar güçlü olacağını, kamusal altyapının nasıl finanse edileceğini ve çalışanların ne kadar korunacağını belirleyen kuralların önemli bir bölümünü siyaset belirler...
Bu nedenle yalnızca "Bugün sorun ne?" diye sormak yetmez...
Bir de şunu sormamız gerekir:
Bu noktaya nasıl geldik?
Ve:
Bu koşulların oluşmasında kimlerin siyasi sorumluluğu var?
Bir sendikacı olarak benim sorum başka...
Benim açımdan meselenin merkezinde başka bir soru var:
Çalışanların birlikte hareket etme gücü ne kadar güçlü? Örgütlülük oranı ne?
Çünkü reel ücretleri ve çalışma koşullarını yalnızca ekonominin büyüklüğü belirlemez...
Çalışanların ne kadar örgütlü olduğu da belirler...
Bir işçinin tek başına işvereni karşısındaki gücü ile örgütlü çalışanların toplu pazarlık gücü aynı değildir...
Sendikaların, işyeri temsilciliklerinin ve toplu sözleşmelerin önemi tam da burada ortaya çıkar...
Bugün Almanya'da toplu sözleşme kapsamı uzun yıllar içinde önemli ölçüde geriledi. Daha da dikkat çekici olan ise şu:
IAB'nin 2026'da yayımladığı araştırmaya göre, 2021 yılında ücret dağılımının en alt yüzde 10'unda bulunan çalışanların yalnızca yüzde 34'ü toplu sözleşme kapsamındaydı...
Yani tam da daha fazla korunmaya ihtiyaç duyanların önemli bir bölümü toplu pazarlığın dışında kalıyor...
Bu yalnızca bir istatistik değildir...
Bu, çalışanların pazarlık gücünün nerede zayıfladığını gösteren önemli bir işarettir...
Toplu sözleşme zayıfladığında çalışanların ortak gücü de zayıflar...
Ve ortak güç zayıfladığında, çalışanların birbirini rakip olarak görmesi daha kolay hale gelir...
O zaman soru değişir...
"Birlikte daha iyi ücret ve çalışma koşullarını nasıl elde ederiz?" demek yerine:
"Benim rakibim kim?"
diye sormaya başlarız...
İşte asıl tehlike burada...
Göçmen iş arkadaşı mı, sistem mi?
Bana şöyle bir itiraz gelebilir:
"Göç iş piyasındaki rekabeti artırıyor."
Evet, bazı sektörlerde ve bazı bölgelerde böyle etkiler ortaya çıkabilir...
"Konut sıkıntısını daha da artırıyor."
Bazı bölgelerde kısa vadeli ek baskılar yaratabilir...
Bunları yok saymanın anlamı yok...
Ama burada asıl soruyu sormamız gerekiyor:
Neden bu etkiler çalışanların birbirine karşı mücadelesine dönüşüyor?
Ücretler düşükse, bunun nedeni gerçekten yan masada çalışan yabancı işçi mi?
Yoksa toplu pazarlık gücünün zayıflaması mı?
Konut yoksa, bunun nedeni gerçekten göçmen mi?
Yoksa yıllardır yeterince konut üretilmemesi ve konut politikasındaki tercihler mi?
Belediyeler zorlanıyorsa, bunun nedeni gerçekten sığınmacı mı?
Yoksa görevlerle kaynaklar arasındaki dengesizlik ve yetersiz finansman mı?
İşte sendikal bakış burada devreye giriyor.
Benim için mesele, çalışanların birbirinde suçlu araması değil...
Çalışanların neden bu kadar güçsüz bırakıldığını anlamaktır...
Çalışanlar birbirine karşı değil, yan yana durmalı...
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden, farklı inançlardan gelen çalışanların çok ortak noktası var...
Adil ücret istiyorlar...
Güvenli bir iş istiyorlar...
İnsanca çalışma koşulları istiyorlar...
Uygun fiyatlı bir ev istiyorlar...
Çocuklarının iyi eğitim almasını istiyorlar...
Güvenli bir emeklilik istiyorlar...
Gelecek kaygısı yaşamak istemiyorlar...
İşleyen bir sosyal devlet istiyorlar...
Bunlar bir göçmenin de, Almanya'da doğmuş bir çalışanın da, yıllardır bu ülkede yaşayan başka bir çalışanın da ortak talepleri olabilir...
O halde neden birbirimizi rakip olarak görelim?
Bir çalışanın hangi ülkeden geldiği, onun çalışma koşullarını iyileştirme hakkını ortadan kaldırmaz...
Tam tersine:
Çalışanları bölen her şey, çalışanların ortak gücünü zayıflatır...
Bu nedenle benim için temel soru, iş arkadaşımın nereden geldiği değil...
Birlikte ne kadar güçlü olduğumuzdur...
Mesele yalnızca ne kadar zengin olduğumuz değil...
Almanya yoksul bir ülke değildir...
Bu nedenle yalnızca "Yeterince kaynak var mı?" diye sormak yetmez...
Bir başka soru daha var tüm bunların yanında:
Var olan refah nasıl paylaşılıyor?
Gelirleri konuşmalıyız...
Serveti konuşmalıyız...
Vergi sistemini konuşmalıyız...
Kamu yatırımlarını konuşmalıyız...
Konut politikasını konuşmalıyız...
Eğitimi, sağlığı ve bakımı konuşmalıyız...
Ve elbette iyi çalışma şartlarını konuşmalıyız...
Ekonomideki her gelişmeyi yalnızca sermayenin çıkarlarıyla açıklamak fazla basit olur...
Ama ekonomik çıkarlarla siyasi kararları birbirinden tamamen ayırmak da aynı ölçüde yanlıştır...
Çünkü siyaset oyun kurallarını belirler...
Çalışanın ne kadar korunacağını, sosyal devletin ne kadar güçlü olacağını, kamu hizmetlerinin nasıl finanse edileceğini ve işveren ile çalışan arasındaki güç dengesinin hangi çerçevede kurulacağını belirleyen siyasi tercihler vardır...
Bu nedenle yalnızca göçü konuşmak yetmez...
Göçün etrafında oluşan sorunları hangi ekonomik ve siyasi koşulların büyüttüğünü de konuşmalıyız...
Asıl soru...
Elbette göç sorunlar yaratabilir...
Bunu açıkça söylemekten çekinmemeliyiz...
Ama göç, toplumsal eşitsizliğin ve ekonomik güvensizliğin bütün nedenlerinin yerine konulmamalıdır...
Bu yüzden yalnızca:
"İnsanlar neden Almanya'ya geliyor?"
diye sormayalım...
Bir de şunu soralım:
"Bu kadar zengin bir ülkede, çalışmak neden birçok insan için hala güvenli ve iyi bir yaşamın garantisi değil?"
Sadece:
"İş piyasasında neden rekabet var?"
demeyelim...
Şunu da soralım:
"Çalışanların ortak pazarlık gücü neden zayıfladı?"
Sadece:
"Konut için kimlerle yarışıyoruz?"
demeyelim...
Şunu da soralım:
"Neden yıllardır herkesin ihtiyacını karşılayabilecek kadar sosyal konut üretilmedi?"
Bunun önündeki engeller neler?
Ve belki en önemlisi:
"Benzer sorunları yaşayan insanlar neden birbirlerini rakip olarak görmeye başladı?" Yani insan insana neden düşman oluyor?
Son söz...
Almanya'nın birbirine karşı mücadele eden çalışanlara ihtiyacı yok...
Almanya'nın iyi iş, adil ücret, güçlü sendikalar ve güvenli bir sosyal devlet için birlikte mücadele eden çalışanlara ihtiyacı var...
Mesele yalnızca köken meselesi değildir...
Mesele güç meselesidir...
Kimin ne kadar kazandığı...
Kimin ne kadar söz sahibi olduğu...
Kimin kararları etkileyebildiği...
Ve kimin kendi hayatı hakkında ne kadar söz söyleyebildiği...
Bir suçlu bulmak kolaydır...
Gerçek nedenleri ortaya koymak daha zordur...
Gücü, geliri ve sorumluluğu sorgulamak ise daha da zordur...
Ama adil bir toplum istiyorsak, tam da bunları konuşmak zorundayız...
Belki de bu yüzden asıl soru:
"Neden hep göçmenler suçlu gösteriliyor?"
değildir...
Asıl soru şudur:
Neden güç, gelir dağılımı ve siyasi sorumluluk hakkında konuşmamız gerekirken, bu kadar sık bir suçlu arıyoruz?
*Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








