KENDİ YARATTIĞINA ESİR OLANLAR...

KENDİ YARATTIĞINA ESİR OLANLAR...

*Birol KESKİN...
[email protected]
Görsel : Meta AL...

İnsanlık, kendi elleriyle kurduğu dünyanın içinde giderek daha büyük çelişkiler yaşıyor. Bir yanda kâr hırsıyla tahrip edilen bir gezegen, diğer yanda insanın emeğini, bilgisini ve özgürlüğünü tehdit edebilecek kadar güçlenen bir teknoloji: Yapay zeka...

Bu artık bir bilim kurgu senaryosu değil. Gözümüzün önünde gelişen, geleceğimizi doğrudan ilgilendiren ekonomik ve siyasi bir gerçeklikle karşı karşıyayız...

İnsan düşünüyor, üretiyor, keşfediyor. Kendi yaşamını kolaylaştırmak için araçlar geliştiriyor. Peki, insanın kendi emeğiyle yarattığı bu araçlar nasıl oluyor da bir süre sonra insanın kendisine karşı bir güce dönüşebiliyor?

Bence asıl üzerinde durmamız gereken soru bu...

Doğa da, veri de, insan emeği de...

Bugün yaşadığımız krizlerin sorumlusu yalnızca insanın doğaya müdahalesi değil. Asıl sorun, doğayı da insanı da öncelikle kâr elde edilecek bir kaynak olarak gören anlayışta yatıyor...

Fosil yakıtlardan daha fazla kazanç sağlamak uğruna dünyanın geleceği tehlikeye atılıyor. Şimdi aynı kâr hırsı, dijital teknolojiler üzerinden yeni bir alan kazanıyor. Büyük veri merkezleri daha fazla enerjiye ve suya ihtiyaç duyuyor. Teknolojik gelişmenin de bir bedeli var. Bu bedeli yalnızca doğa değil, bütün toplum ödüyor...

Ama bir de işin emek boyutu var...

Yapay zeka sayesinde bazı işler daha hızlı yapılabiliyor, üretim artabiliyor, insanların ağır ve yorucu işlerden kurtulması mümkün hale gelebiliyor. Bunların hiçbirine karşı değilim. Aksine, insanın daha az yorulduğu, kendisine ve sevdiklerine daha fazla zaman ayırabildiği bir yaşam, teknolojik gelişmenin en değerli sonuçlarından biri olmalı...

Ne var ki mesele, teknolojinin neler yapabildiğinden ibaret değil. Asıl mesele, bütün bunların kimin yararına gerçekleştiği...

Bir şirket daha az çalışanla daha fazla üretim yapabiliyor, maliyetlerini düşürüp kazancını artırabiliyorsa buna verimlilik deniyor. Peki, o şirkette çalışan insanın payına ne düşüyor? İşini kaybetme korkusu mu, daha fazla iş yükü mü, yoksa daha güvencesiz bir gelecek mi?

İşte tam burada durup düşünmemiz gerekiyor...

Daha az emekle daha fazla üretim mümkün hale geliyorsa, bunun kazancı neden daha kısa çalışma süresi, daha iyi ücretler ve daha insanca bir yaşam olarak çalışanlara dönmesin?

Teknoloji insanın yaşamını kolaylaştırmak için gelişmiyor mu? Öyleyse neden insan, kendi yarattığı teknolojinin karşısında kendisini daha güvencesiz hissediyor?

İnsan kendi yarattığına neden esir düşsün?

İnsanlık, yüzyıllar boyunca bilgi birikimini büyüttü. Bilim geliştirdi, makineler üretti, yaşamını kolaylaştıracak yollar aradı. Bugün yapay zeka da bu birikimin yeni bir aşaması...

Ancak burada önemli bir ayrım var. Teknolojinin gelişmesi başka, o teknolojinin kimlerin elinde ve hangi amaçlarla kullanıldığı başka bir şey...

Yapay zeka insanların yararına kullanılabilir. Bilimsel araştırmalara katkı sağlayabilir, sağlık hizmetlerini geliştirebilir, ağır işleri azaltabilir. Fakat aynı teknoloji, büyük şirketlerin gücünü artırmak, çalışanları daha sıkı denetlemek ve daha fazla kâr elde etmek için de kullanılabilir...

Sorun teknolojinin kendisinde değil, onun üzerinde kimin söz sahibi olduğunda...

İnsanlığın ortak bilgi birikiminden beslenen bir teknoloji, eğer yalnızca bir avuç şirketin çıkarları doğrultusunda yönetiliyorsa, burada ciddi bir adaletsizlik var demektir...

İnsan üretiyor, toplum gelişmeye katkıda bulunuyor, bilim ilerliyor. Ama ortaya çıkan zenginlik dar bir kesimin elinde toplanıyorsa, bu gelişmenin nimetlerinden herkesin eşit biçimde yararlandığını söyleyebilir miyiz?

İnsanın kendi yarattığına esir düşmesi biraz da budur. Kendi emeğiyle ortaya çıkardığı değer üzerinde söz sahibi olamaması, kendi yaşamını etkileyen kararların alınmasında giderek güçsüzleşmesi...

Peki dijital dünya kimin kontrolünde?

Bugün kişisel verilerimiz ekonomik bir değere dönüştürülüyor. Dijital platformlar günlük yaşamımızın, iletişimimizin ve çalışma hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Algoritmalar ne göreceğimizi, hangi bilgilere ulaşacağımızı ve bazı durumlarda hangi fırsatlarla karşılaşacağımızı bile etkileyebiliyor...

Peki, bütün bu gücü elinde tutan şirketleri kim denetliyor?

Seçilmiş hükümetler ve demokratik kurumlar, sınırları aşan teknoloji şirketlerinin ekonomik gücü karşısında ne kadar etkili olabiliyor? Yurttaşların haklarını korumakla yükümlü kurumlar, dijital altyapılar üzerinde söz sahibi olamadığında demokrasiyi nasıl koruyacak?

Bunlar yalnızca teknoloji uzmanlarının tartışacağı konular değil. Hepimizi ilgilendiren sorular...

Üstelik mesele günlük yaşamımızla sınırlı da değil. Çalışma hayatında algoritmalar insanların performanslarını ölçebiliyor, iş hızlarını belirleyebiliyor ve değerlendirmelerde kullanılabiliyor. Çalışan, hangi ölçütlere göre değerlendirildiğini bilmiyorsa, kararları sorgulayamıyor ve itiraz edemiyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir...

İnsanın emeğini bir sayıdan, performansını bir algoritmanın değerlendirmesinden ibaret gören anlayışa karşı durmak gerekiyor...

Çünkü insan yalnızca ürettiği kadar değerli değildir. İnsanın değeri, ne kadar hızlı çalıştığıyla, ne kadar kazandırdığıyla ya da ne kadar verimli olduğuyla ölçülemez...

Peki, emekçiler bu dönüşümün neresinde?

Bir sendikacı olarak benim için meselenin en önemli taraflarından biri bu...

Yapay zeka konuşulurken şirketlerin rekabet gücünden, yatırımlardan ve verimlilikten söz ediliyor. Bunlar elbette önemli. Ama ya yıllarca çalışarak hayatını kurmuş, ailesini geçindiren, emeğiyle üretime katkıda bulunan insanlar?

Onların geleceği kim tarafından düşünülüyor?

Teknolojik dönüşüm nedeniyle işini kaybetme riskiyle karşılaşan bir çalışana yalnızca değişime ayak uydurması gerektiğini söylemek yeterli mi? Mesleği değişen, yeni beceriler edinmek zorunda kalan ya da çalışma koşulları dijital sistemlerle yeniden belirlenen insanın haklarını kim koruyacak?

İşte burada sendikalara ve örgütlü emeğe büyük görevler düşüyor...

Teknolojik dönüşümün sonuçları çalışanların dışında belirlenemez. İş güvencesi, ücretler, çalışma süreleri ve işyerindeki dijital gözetim, sendikal mücadelenin de konusu olmalıdır. Çalışanlar yalnızca alınan kararları uygulayan insanlar değil, kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olan bireyler olmalıdır...

Teknoloji sayesinde üretim artıyorsa, bu artışın sonuçları da adil paylaşılmalıdır. Daha az zamanda aynı işi yapabiliyorsak, neden daha kısa çalışma sürelerini konuşmayalım? Üretkenlik artıyorsa, neden bunun karşılığı daha iyi yaşam koşulları olmasın?

Elbette bunlar kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için örgütlü emek, güçlü sendikalar ve kararlı bir mücadele gerekir...

Çünkü tarih bize şunu gösteriyor: Çalışanların bugün sahip olduğu haklar, birilerinin onlara iyilik olsun diye verdiği haklar değildir. Bu haklar mücadeleyle kazanılmıştır. Korunmaları ve yeni koşullara göre geliştirilmesi de yine mücadele gerektirir...

Teknolojik ilerlemenin insanı daha özgür kılması mümkün. Ama bunun için insanın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması gerekiyor...

Teknoloji kimin olacak?

Bu soruya vereceğimiz yanıt, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizi de belirleyecek...

Yapay zeka ve temel dijital altyapılar bir avuç şirketin kâr anlayışına terk edilmemeli. Stratejik dijital altyapılarda kamusal mülkiyet ve demokratik denetim güçlendirilmeli. Kamu kaynaklarıyla geliştirilen teknolojiler toplumun yararına kullanılmalı; çalışanlar, sendikalar ve yurttaşlar bu kararların alınmasına katılabilmeli...

Ancak kamusal mülkiyet de tek başına yeterli değil. Kamu gücünün kendisi de şeffaf, hesap verebilir ve demokratik denetime açık olmalı...

Kişisel veriler korunmalı, dijital gözetimin sınırları belirlenmeli ve algoritmik kararlar denetlenebilmelidir. Teknolojik gelişme uğruna doğanın sınırsızca tüketilmesine de izin verilmemelidir...

Bütün bunlar yalnızca bir ülkenin sınırları içinde çözülebilecek sorunlar değil. Teknoloji şirketlerinin küresel gücü, ülkeler arasında ortak kuralları ve etkili denetim mekanizmalarını gerekli kılıyor...

Burada savunduğumuz şey teknolojinin durdurulması değil. Bilimin önüne engel koymak da değil...

Savunduğumuz, insanın kendi yarattığı teknoloji karşısında güçsüz bırakılmaması.Üretilen zenginliğin toplumun yararına kullanılması. Doğanın, emeğin ve insan onurunun kâr hırsına kurban edilmemesi...

Kendi geleceğimizi yeniden kurabilir miyiz?

Bugün harekete geçmezsek gelecek nesiller, insanlığın kendi yarattığı teknolojiye ve sermayeye nasıl bağımlı hale geldiğini sorgulayacak.

Belki de en çok şunu soracaklar: İnsanlık bu kadar bilgiye, bu kadar bilimsel birikime ve bu kadar üretim gücüne sahipken neden daha adil bir dünya kuramadı?

Bu soruya verecek yanıtımız olmalı...

Çünkü yapay zeka insanlığın sonunu hazırlamak zorunda değil. Teknoloji, insanların daha az çalıştığı, daha güvenceli yaşadığı, doğayla daha dengeli bir ilişki kurduğu ve kendi yaşamları hakkında daha fazla söz sahibi olduğu bir dünyanın kapısını da aralayabilir...

Ama bunun gerçekleşmesi yalnızca teknolojik gelişmeye bağlı değil. Nasıl bir ekonomik düzen istediğimize, emeğe nasıl değer verdiğimize ve ortak geleceğimizi kimin belirleyeceğine bağlı...

İnsanlığın önünde bir tercih var: Kendi yarattığı teknolojinin ve onu kontrol eden güçlerin karşısında giderek daha fazla güçsüzleşmek mi, yoksa ortak aklıyla, örgütlü mücadelesiyle ve demokratik iradesiyle kendi geleceğine sahip çıkmak mı?

Benim tercihim açık...

Teknoloji insanın efendisi değil, insanın hizmetinde olmalı. Üretim insan için yapılmalı, emek değerini bulmalı ve bilimsel gelişme daha adil bir yaşamın kapısını aralamalı...

Çünkü mesele yalnızca nasıl bir teknoloji geliştireceğimiz değil, nasıl bir insanlık ve nasıl bir dünya kuracağımızdır...

*Sendikacı, Yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber İNSANI UNUTMAYANLAR İÇİN...
Benzer Haberler