Almanya'ya iş gücü göçünün 65. yılına İnsan nereye aittir?

Almanya'ya iş gücü göçünün 65. yılına İnsan nereye aittir?

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Doğduğu yere mi, çocukluğunun geçtiği sokaklara mı, ilk kez denizi gördüğü kıyıya mı, yoksa hayatını kurduğu yere mi?

Belki de bu sorunun tek bir cevabı yoktur...

Çünkü insan yalnızca doğduğu yerde yaşamaz. Hayat onu zaman içinde farklı coğrafyalara taşır. Her gittiği yerden bir parça alır, her yerde kendisinden bir iz bırakır. Bazen bir şehir çocukluğun hafızası olur, başka bir ülke geleceğin inşası...

İnsan bir yerden ayrılırken aslında hiçbir zaman yalnızca bir yerden ayrılmaz. Bir sokağın sesini, bir evin kokusunu, çocukluğunun ışığını, sevdiği insanların yüzlerini de yanında götürür. Bavuluna sığmayan şeyleri ise hafızasına koyar...

Belki de göçün en ağır valizi budur: İnsan geride bıraktıklarını da yanında taşır...

Ancak göç, sanıldığı kadar romantik bir coğrafya değiştirme hikayesi değildir...

30 Ekim 1961'de Türkiye ile Federal Almanya arasında imzalanan anlaşmayla yeni bir dönem başladı. Biri hızla büyüyen ekonomisine iş gücü arıyor, diğeri genç insanlarına daha iyi bir gelecek umudu sunuyordu...

Onlara "misafir işçi" denildi...

Geçici olacakları düşünüldü. Birkaç yıl çalışacak, para biriktirecek ve memlekete döneceklerdi...

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı...

İnsanların hayatı, devletlerin yaptığı hesaplardan daha karmaşıktı...

İlk gelenler bu bambaşka ülkede madenlerde, fabrikalarda, inşaatlarda çalıştılar. Yeni dili, kültürü iş yerinde, sokakta, komşulukta, hayatın içinde yaşayarak öğrendiler...

Yanlarındaki valizlerde yalnızca birkaç parça eşya vardı...

Ama o valizlerin içinde görünmeyen başka şeyler de taşınıyordu: Bir dil, bir kültür, alışkanlıklar, özlemler, korkular, umutlar...

Ve geride bırakmanın sızısı...

Yeni bir yerde, ortamda yaşamak insanı doğal olarak dönüştürür. Farkında olmaz belki insan ama, yeni insanlar, farklı alışkanlıklar ve başka bir toplumsal düzen insanın dünyaya bakışını değiştirir. İnsan bazen direnerek, bazen uyum sağlayarak, bazen de kendisini yeniden kurarak değişir...

1964'te iş gücü göçünün süresine ilişkin sınırlamanın kaldırılması ve ardından ailelerin gelmesiyle "dönüş" fikri giderek anlamını yitirdi...

Artık insanlar yalnızca çalışmak için burada değildi...

Çocukları burada büyüyor, evleri burada kuruluyor, hayatları burada kök salıyordu...

Yeni bir hayat başlamıştı...

İşte tam burada aidiyet sorusu ortaya çıktı...

Bir yerde uzun yıllar yaşayabilir, orada bir hayat kurabilir, dostluklar edinebilirsiniz. O yer sizin eviniz, yeni bir Heimat'ınız olabilir. Ama başka bir coğrafya, ilk köklerin hafızası olarak içinizde yaşamaya devam edebilir...

Bu bir çelişki değildir...

Çünkü aidiyet ile yaşamak aynı şey değildir...

İnsan bazen kebdini doğduğu yere ait hisseder, ama başka bir yerde yaşar. Bazen hayatını bir ülkede kurar, ama başka bir şehrin kokusunu ömrü boyunca içinde taşır...

Bir insanın kalbinde yalnızca bir coğrafyaya yer olmak zorunda değildir...

Peki, insan hangisine aittir?

Belki de asıl mesele, birini seçmek zorunda olmadığını anlamaktır...

İnsan iki dünya arasında kalmak zorunda değildir; iki dünyayı da yanında taşıyabilir...

İki dil birbirini susturmak zorunda değildir. Bir kültür diğerini dışlamak zorunda değildir. İnsan çoğaldıkça, manevi dünyası da zenginleşebilir...

Göçmeni sürekli iki dünya arasında sıkışmış biri olarak görmek bu yüzden yanıltıcıdır...

Çünkü insan bazen iki dünyanın arasında değildir...

İnsan iki dünyanın ta kendisidir...

65 yıl önce başlayan o yolculuk, bugün yeni kuşaklarla devam ediyor. İlk gelenler "misafir" olarak görüldü, çoğu zaman "yabancı" olarak yaşadı. Sonraki kuşaklar ise artık bu toplumun ayrılmaz bir parçası oldu...

Ama "Nereye aitsin?" sorusu hala soruluyor...

Bazen bir isimden, bazen bir aksandan, bazen bir soyadından yola çıkarak...

Oysa aidiyet bir tapuya, bir pasaporta ya da bir sınıra sığmaz...

Aidiyet, bir yerin sende bıraktığı izi taşıyabilmek ve başka bir yerde kendi izini bırakabilmektir.İnsan doğduğu yere de yaşadığı yere de mahkum değildir.
Köklerini korurken geleceğini kurabilir...

İnsanın gerçek yurdu, doğduğu toprakla yaşadığı toprak arasında bir seçim yapmak değildir. Gerçek yurt, insanın kendisini inkar etmeden yaşayabildiği yerdir...

Köklerini unutmadan dallarını başka bir gökyüzüne uzatabilmektir...

İnsan bazen bir ülkeden gelir, başka bir ülkede yaşar. Bir dili çocukluğundan, diğerini hayatından öğrenir. Bir şehrin kokusunu hafızasında, başka bir şehrin sokaklarını ayaklarında taşır...

İşte aidiyet duygusu da tam olarak budur:
Bir yere bütünüyle sığmak değil, içinde taşıdığın dünyaları birbirine düşman etmeden yaşayabilmek...

Ve sonunda insanın varacağı en büyük yer bir ülke, bir şehir ya da bir sınır değildir.İnsanın varacağı en önemli yer, insan olmaktır...

Çünkü bütün sınırlar değişir, bütün kimlikler yeniden tanımlanır, bütün coğrafyalar insanın hayatından bir gün uzaklaşabilir...

Ama insanın insana karşı sorumluluğu değişmez...

Çünkü nihai ölçü insandır...

*Sendikacı Yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Almanya'da Doğdum, Büyüdüm.Neden Hâlâ “Göçmen Kökenli”yim?
Benzer Haberler