Boşalan Merkez, Yükselen Sağ...

Boşalan Merkez, Yükselen Sağ...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Siyasete yalnızca bugün olanlara bakarak değil, olanların nereye doğru gittiğine bakarak yaklaşmak gerekir. Çünkü bazı gelişmeler bir anda ortaya çıkmaz. Önce küçük işaretler belirir, sonra bu işaretler çoğalır. Bir seçimde kendini gösterir, başka bir seçimde güçlenir. Bir süre sonra artık istisna olmaktan çıkar, siyasetin yeni gerçeği haline gelir...

Bugün Almanya'da yaşananları biraz da böyle görüyorum...

Sachsen-Anhalt'ta AFD'nin yüzde 43,8 oy alarak seçimin açık ara birinci partisi olması yalnızca bir eyalet seçim sonucu değildir. AFD'nin 39 sandalye kazanmasına karşılık CDU'nun yüzde 17,2'de kalması, merkez siyasetin yaşadığı gerilemeyi de gözler önüne seriyor. Üstelik mesele yalnızca Sachsen-Anhalt değil. Eylül ayında yapılan federal kamuoyu araştırmalarında AFD yüzde 27 ile yine en yüksek oy oranına sahip parti olarak ölçülüyor; Başka araştırmalarda da yüzde 29 seviyesine çıkıyor. Elbette anketler seçim sonucu değildir. Ama farklı araştırmalarda ortaya çıkan tablo, AFD'nin artık Almanya siyasetinin kenarında duran bir parti olmadığını gösteriyor...

Peki buraya nasıl geldik?

Ben bu soruyu bugün sormuyorum. Yerel seçimlerden genel seçimlere kadar, seçimlerden önce de sonra da aynı şeyi söyledik: Toplumun sosyal, ekonomik ve demokratik taleplerine gerçek cevaplar verilmezse, siyasette oluşan boşluk mutlaka birileri tarafından doldurulur. Bugün o boşluğun büyüdüğünü görüyoruz. Ve o boşlukta sağ büyüyor...

Fakat burada yalnızca AFD'ye bakmak, meselenin yarısını görmek olur. Çünkü bir siyasi hareketin yükselişini anlamak için yalnızca onun ne yaptığını değil, başkalarının neyi yapmadığını da sormak gerekir...

İnsanların hayatı pahalılaşıyor. Çalışan insan daha fazla çalışmasına rağmen geleceğinden emin olamıyor. Gençler barınma, eğitim ve gelecek kaygısı taşıyor. Emekliler yıllarca çalıştıktan sonra hâlâ geçim hesabı yapmak zorunda kalıyor. Göçmenler toplumun bir parçası oldukları halde zaman zaman yalnızca bir "sorun" başlığı altında konuşuluyor. Ve bütün bunların ortasında insanlara siyasetin kendi hayatlarıyla gerçekten ilgilendiğini hissettirmek giderek zorlaşıyor...

İşte burada merkez siyasetin sorumluluğu başlıyor. Çünkü siyaset yalnızca yönetmek değildir. Siyaset aynı zamanda insanlara bir gelecek duygusu verebilmektir. İnsanlara "daha fazla fedakarlık yapın" demek kolaydır. Ama neden hep aynı insanların fedakarlık yapması gerektiğini açıklamak daha zordur. İnsanlardan sabır istemek kolaydır. Ama sabrın ne zaman sona ereceğini söylemek daha zordur. Ve insanlara sürekli olarak aşırı sağın tehlikesini anlatmak da yeterli değildir. Çünkü insanın hayatındaki gerçek sorunlara cevap veremediğiniz zaman, yalnızca "ona oy vermeyin" demek siyaseten yetmez. İnsanlara başka bir yol göstermeniz gerekir...

İşte benim "Boşalan merkez" derken kastettiğim tam olarak budur. Merkez boşaldığında yalnızca merkez küçülmez; toplumun siyasete olan güveni de aşınır. Çünkü farklı partiler farklı isimlerle aynı ekonomik gerçekliği, aynı sosyal politikaları ve aynı korkuları yönetmeye başladığında, seçmenin önündeki seçenekler de daralır. Sonra insan kendisine şu soruyu sormaya başlar: "Benim hayatımı gerçekten değiştirecek başka bir seçenek var mı?"

Bu soru tehlikelidir. Çünkü demokrasi yalnızca sandığın varlığıyla yaşamaz. Demokrasi, seçmenin gerçekten seçeneklerin bulunduğuna inanmasıyla da yaşar...

Türkiye'de yıllar boyunca buna benzer bir süreci izledik. Oradaki siyasal sistemin Almanya ile aynı olmadığını elbette biliyorum. Tarihleri, kurumları ve siyasal koşulları farklı iki ülkeden söz ediyoruz. Ama bir benzerlik üzerine düşünmeye değer: Muhalefet gerçek bir alternatif olmaktan uzaklaştığında, toplum yalnızca iktidardan değil, alternatiften de mahrum kalıyor. Siyaset giderek aynı ekonomik sınırlar içinde konuşmaya başladığında, farklı partiler arasındaki farklar seçmenin hayatında hissedilmez hale geliyor. Ve sonunda halkın karşısında seçenekler değil, yalnızca farklı aktörler kalıyor. Bunun sonucunda toplumun bir bölümü siyasetten uzaklaşıyor. Bir bölümü ise öfkesini başka yerde arıyor. İşte sağ popülizm tam da böyle bir zeminde güç kazanıyor...

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Ben "bütün bunlar birileri tarafından planlanıyor" demiyorum. Böyle bir iddiayı kanıtlayacak somut bir veri ortaya koymadan bunu gerçekmiş gibi söylemek doğru olmaz. Ama başka bir soru sormanın da hakkımız olduğunu düşünüyorum: Ortada merkezi bir plan olmasa bile, neden birbirinden bağımsız siyasi tercihler tekrar tekrar aynı sonucu üretiyor? Neden sosyal devlet zayıfladığında sağ güçleniyor? Neden emek siyaseti geri çekildiğinde sağ popülizm büyüyor? Neden insanlar kendilerini ekonomik olarak güvensiz hissettiğinde, öfkelerini göçmene, yabancıya ya da toplumun başka bir kesimine yönelten siyaset daha kolay karşılık buluyor? Ve neden demokratik merkez, bütün bunlara çoğu zaman yalnızca yönetim tekniğiyle cevap veriyor?

Belki de asıl mesele burada. Bazen bir sonucu kimsenin planlaması gerekmez. Eğer aynı politikalar, aynı ekonomik tercihler ve aynı siyasal refleksler sürekli olarak aynı toplumsal sonucu üretiyorsa, artık yalnızca sonucu değil, o sonucu üreten düzeni sorgulamak gerekir. Çünkü tarih her zaman birilerinin büyük planlarıyla ilerlemez. Bazen herkes kendi küçük hesabını yapar. Ama bu küçük hesapların toplamı büyük bir siyasi sonuç doğurur...

Bugün Almanya'da beni düşündüren şey tam da budur. AfD'nin yükselişini yalnızca AFD'nin başarısı olarak okumak kolaydır. Ama daha zor ve daha önemli olan şudur: AFD'nin büyüyebildiği toplumsal alan neden oluştu? Bu soruyu sormadan yalnızca AFD'yi suçlamak, yaranın kendisine değil, görünen sonucuna bakmaktır...

Çünkü mesele yalnızca AFD değildir. Mesele, insanları yeniden demokratik siyasetin içine çekebilecek bir sosyal ve politik alternatifin varlığıdır. Emek yeniden siyasetin merkezine konulabilecek mi? Sosyal adalet yeniden güçlü bir siyasal değer haline gelebilecek mi? Eşit yurttaşlık, dayanışma, kamusal sorumluluk ve insan onuru yeniden siyasetin dili olabilecek mi? İnsanlara yalnızca korkularından değil, umutlarından da söz eden bir siyaset kurulabilecek mi?

Bence asıl mücadele burada. Çünkü demokrasi yalnızca aşırı sağı durdurmakla korunmaz. Demokrasi, insanlara neden demokrasiye ihtiyaçları olduğunu yeniden hissettirebildiğiniz zaman güçlenir. İnsanların hayatına dokunmayan bir demokrasi, zamanla yalnızca bir kurumlar sistemi olarak kalabilir. Oysa demokrasi insan içindir. Devlet insan içindir. Siyaset insan içindir. Ekonomi insan içindir. Ve bütün bunların üzerinde, nihai ölçü insandır...

Eğer siyaset bunu unutursa, toplum da siyasetten uzaklaşır. Merkez boşalır. Ve boşalan yere birileri mutlaka gelir. Bugün Almanya'da gördüğümüz şey belki de tam olarak budur...

Bu yüzden artık yalnızca "AFD neden yükseliyor?" diye sormak yetmez. Daha zor soruyu sormalıyız: Merkez neden boşalıyor? Ve daha da önemlisi: O boşluğu yeniden insan, emek, adalet, dayanışma ve demokrasiyle doldurabilecek miyiz?

Bence bugün Almanya'nın asıl meselesi budur.

*Sendikacı yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Yolculuk mu, Sürüklenmek mi?
Benzer Haberler