KENDİ SÖYLEDİĞİN KÖPRÜDEN GEÇMEK...

KENDİ SÖYLEDİĞİN KÖPRÜDEN GEÇMEK...

*BİROL KESKİN YAZDI...
[email protected]

*Ya da Rousseau'nun Çocukları ve İnsan Olmanın Çetrefilliği...

İnsan üzerine düşünürken çoğu zaman insanların söylediklerine, yazdıklarına ve savundukları değerlere bakarız. Bir insanın düşüncelerini beğenir, sözlerinden etkilenir, ortaya koyduğu fikirleri kendimize yakın buluruz. Bazen de onu, düşünceleri üzerinden büyük bir insan olarak görürüz...

Oysa insan yalnızca düşündüklerinden ve söylediklerinden ibaret değildir. Onu anlamanın daha zor, daha derin ve belki de daha gerçek bir yolu vardır: Söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeye bakmak...

Tarihte bunun en çarpıcı örneklerinden biri Jean-Jacques Rousseau'dur. Rousseau, çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiği üzerine döneminin çok ötesine geçen düşünceler ortaya koymuş, eğitim anlayışını derinden etkilemiş bir düşünürdür. Özellikle Emile adlı eserinde çocuğun doğasına, özgürlüğüne ve eğitimine ilişkin önemli fikirler geliştirmiştir. Çocuğun kendi doğası içinde gelişmesine, baskıyla şekillendirilmemesine ve eğitimin insanı özgürleştirmesi gerektiğine inanmıştır...

Fakat Rousseau'nun kendi hayatına baktığımızda insanı derinden sarsan bir gerçekle karşılaşırız. Beş çocuğunun tamamını, doğumlarından sonra bir yetimhaneye bırakmıştır. Bugünün ölçüleriyle bunu anlamak ve kabul etmek kolay değildir. Üstelik çocuk eğitimi ve yetiştirilmesi konusunda insanlığa önemli fikirler sunmuş birinin, kendi çocukları konusunda böyle bir karar vermiş olması, düşüncesi ile hayatı arasında büyük bir uçurum yaratır...

Rousseau'nun kendince gerekçeleri vardı. Çocukların bir kurumda yetişmesinin daha iyi eğitim almalarını ve topluma daha faydalı bireyler olmalarını sağlayacağını düşünüyordu. Dönemin toplumsal koşulları, yoksulluk ve evlilik dışı çocuklara yönelik ağır baskılar da bu kararında etkili olmuş olabilir. Ama bütün bunlar yaşanan gerçeği ortadan kaldırmaz. Çocuklar oraya bırakılmıştır. Rousseau ise yıllar sonra bu kararın ağırlığını taşımıştır. İtiraflarında bundan söz etmesi, aynı zamanda insanın kendi geçmişiyle karşılaşmasının da bir örneğidir...

Rousseau'nun hikayesi beni tarifsiz bir huzursuzluğa sürüklüyor. Çünkü burada yalnızca bir düşünürün kişisel çelişkisi yoktur. Akıl ile eylem arasındaki mesafenin ne kadar derin olabileceğini görüyoruz. Daha da huzursuz edici olan, bunun yalnızca Rousseau'ya özgü olmamasıdır. Hepimiz, farklı ölçülerde, savunduğumuz değerlerle yaşadığımız hayat arasında gerilimler taşıyabiliriz...

İnsanın başkalarına sunduğu reçeteyi kendisine uygulayamaması, belki de insan olmanın en rahatsız edici gerçeklerinden biridir...

Doğruluğu savunup zor bir anda gerçeği saklayabiliriz. Adaleti savunup kendimize geldiğimizde ayrıcalık isteyebiliriz. Özgürlüğü savunup başkasının özgürlüğünü sınırlamaya kalkabiliriz. İnsan sevgisinden söz edip birini yalnızca bize benzemediği için dışlayabiliriz. Üstelik bazen bunları yaparken kendimizi haklı bulmaya devam ederiz...

Asıl sınav da burada başlar: Kendi düşüncelerimizle hayatımız arasındaki mesafeyi görebilmek...

Çünkü insanın kendisini eleştirmesi, başkasını eleştirmesinden çok daha zordur. Başkasının hatasını görmek için çoğu zaman yalnızca bakmak yeterlidir. Kendi hatamızla karşılaşmak ise cesaret, dürüstlük ve vicdan ister. Belki de gerçek olgunluk kusursuz olmak değil, yanılabileceğini kabul edebilmektir. Kendi zaaflarını görmek, yanlış yaptığında bunu saklamak yerine onunla yüzleşmek ve gerektiğinde kendi doğrularını yeniden sorgulayabilmektir...

Rousseau'nun hikayesinde beni en çok düşündüren taraf da budur. Bir insan aynı anda hem çok değerli düşünceler ortaya koyabilir hem de hayatının bir bölümünde bu düşüncelerle ciddi biçimde çelişebilir. Bu durum onun bütün düşüncelerini değersiz hale getirmez; fakat onu kusursuz bir insan olarak görmemize de izin vermez...

Belki de insanı doğru anlamanın yolu tam olarak buradan geçiyor: Ne yalnızca başarılarıyla yüceltmek ne de hatalarıyla tamamen yok saymak... Onu bütünüyle görmek. Düşüncesiyle, davranışıyla, zaaflarıyla, yanılgılarıyla, pişmanlıklarıyla ve kendisiyle hesaplaşma cesaretiyle...

Çünkü insan hazır cevapların sahibi değildir. Hayatı boyunca kendisini de sorgulamak zorunda olan bir varlıktır...

Hepimiz başkalarına hayat hakkında bir şeyler anlatabiliriz. Fakat asıl sınav, anlattıklarımızı kendi hayatımızda ne kadar yaşayabildiğimizdir. Belki de kendi sözümüzden ördüğümüz köprüden geçmek tam olarak budur...

Kendi çelişkilerimizi görebildiğimiz ölçüde kendimize yaklaşır, hatalarımızla yüzleşebildiğimiz ölçüde büyürüz...

Çünkü gerçek insan olmak kusursuz olmak değil; kendine karşı da dürüst olabilmektir...

Sonunda bütün yollar yine aynı yere çıkar:

Nihai ölçü insandır...

* Sendikacı yazar...
*Jean-Jacques Rousseau(18. Yüzyıl Filozofu)

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Barışa Dair...
Benzer Haberler

Barışa Dair...

İçim Garip Bir Huzur Dolu...