Barışa Dair...

Barışa Dair...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Nedendir bilinmez, Eylül ayı dünyada çoğunlukla kötülüklerin başlangıcı olmuş ya da yaşandığı bir ay olmuştur. Bu yazı da, yine bir Eylül ayına başlarken yazmak zorunluluğunu duyumsadığım bir yazı oldu...

1 Eylül Dünya Barış Günü, tarihin en karanlık yıkımlarından biri olan Nazi Almanyası'nın 1939'da Polonya'yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlattığı günün acı hatırasına adanmıştır. İnsanlık, milyonlarca insanın yaşamına mal olan bu felaketin ardından "bir daha asla" diyebilmek için 1 Eylül'ü takvimlere bir uyarı ve sorumluluk günü olarak kaydetmiştir...

Neden Barış?

Savaşın yıkıcı enkazından yalnızca fiziksel harabeler değil; derin travmalar, susturulan hayatlar ve insan onurunu yerle bir eden sistemler kalır. 1 Eylül, sadece geçmişin acılarını anmakla kalmaz; bize barışın, silahların susmasından çok daha derin, adil ve onurlu bir yaşam mücadelesi olduğunu hatırlatır...

Barış, yalnızca savaşın olmadığı bir durum değildir. İnsanların birbirlerine silah doğrultmaması elbette barışın ilk şartıdır. Ancak insanın korkuyla yaşadığı, düşüncesini özgürce söyleyemediği, farklı olduğu için dışlandığı, hakkını ararken baskıyla karşılaştığı bir yerde, savaş unsurları görünmese bile gerçek anlamda barıştan söz edilemez...

Çünkü barış, sadece silahların susması değil, insanın kendisini güvende ve özgür hissedebilmesidir. Kendi düşüncesini ifade edebilmesi, inancı ya da inançsızlığı, dili, kültürü, kimliği veya yaşam biçimi nedeniyle aşağılanmaması ve dışlanmamasıdır. Barış, herkesin aynı düşünmesi değildir. Tam tersine, farklı düşünebilen insanların birbirlerinin varlığını ve haklarını kabul edebilmesidir...

Çatışmaların hiç olmaması hayatın olağan akışına aykırıdır; zira insanlar farklıdır, düşünceleri, ihtiyaçları ve çıkarları farklı olabilir. Asıl mesele, bu farklılıkları düşmanlığa ve şiddete dönüştürmeden birlikte yaşayabilmektir. Bu nedenle barışın temelinde adalet vardır, özgürlük vardır, eşit yurttaşlık vardır ve insan onuru vardır...

Adaletsizliğin kalıcı olduğu bir yerde ancak bir sessizlik hakim olabilir; fakat bu sessizlik barış anlamına gelmez. Bazen sessizlik, baskının ve boyun eğdirmenin sonucudur. Gerçek barış, güçlü olanın güçsüzden susmasını istemesi değil; güçlü olanın da hukukla, vicdanla ve insan haklarıyla sınırlandırılmasıdır...

Barış bir teslimiyet değildir. Haksızlığı unutmak ya da gerçeği görmezden gelmek hiç değildir. Barış, yaşanan acıları inkar etmeden, intikamın yerine adaleti; nefretin yerine insanı koyabilme cesaretidir...

Bu noktada barışın en temel sorusu karşımıza çıkar: Bütün siyasi, ekonomik, toplumsal ve ideolojik amaçların üzerinde ne vardır?

Verilecek yanıt açıktır: İnsan...

Nihai ölçü insandır. Devlet insan için vardır; hukuk, ekonomi ve siyaset insan için vardır. Hiçbir düşünce, hiçbir ideoloji, hiçbir kimlik, hiçbir devlet veya hiçbir siyasi amaç insan yaşamından, özgürlüğünden ve onurundan daha değerli olamaz...

Barış da tam burada başlar: İnsanı bir araç olmaktan çıkarıp nihai amaç haline getirdiğimiz yerde...

Gerçek barış, dünyayı herkes için aynı kalıba sokmak değil; farklılıklarla birlikte, birbirimizin yaşam hakkına, özgürlüğüne ve onuruna halel getirmeden yaşayabileceğimiz ortak bir dünya kurabilmektir...

Çünkü nihai ölçü insandır.

* Sendikacı yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber *Nihai Anlamda Ölçü İnsandır*
Benzer Haberler