*Nihai Anlamda Ölçü İnsandır*

*Nihai Anlamda Ölçü İnsandır*

*Birol KESKİN *Alevilik Üzerine* yazdı...
[email protected]
Fotoğraf: Alevilik sitesi...

Alevilik üzerine konuşulduğunda, çoğu zaman tartışma dönüp dolaşıp aynı soruya gelir: Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi? Oysa bu soru, geçmişi anlamak için değil, bugünü kısırlaştırmak için soruluyor. Aleviliği yalnızca bu iki kavramın arasına sıkıştırmak, yüzyıllar boyunca oluşmuş büyük bir kültürel ve düşünsel birikimi daraltmak anlamına gelir...

Ali’nin Alevi-Bektaşi geleneğindeki yeri elbette önemlidir. Ali’yi tamamen dışarıda bırakarak bu geleneği anlamaya çalışmak ne kadar eksikse, Aleviliği yalnızca Ali’nin adı ve kişiliği üzerinden tanımlamak da o kadar eksiktir. Çünkü Alevilik, yalnızca bir ismin etrafında kurulmuş bir inanç alanı değildir. O; zamanın, coğrafyanın, kültürlerin, inançların ve insanların birbirine dokunmasıyla oluşmuş büyük bir birikimdir. Orta Asya’nın eski Türk inanç dünyasından gelen izler, Anadolu’nun kadim kültürleri, İslam’ın ve tasavvufun farklı yorumları ve yüzyıllar boyunca yaşanan toplumsal deneyimler, Alevi-Bektaşi geleneğinin oluşumunda birbirleriyle buluşmuş, birbirlerini dönüştürmüş ve yeni anlamlar üretmiştir. Bu nedenle Aleviliği tek bir kaynağa, tek bir kişiye veya tek bir döneme indirgemek isabetli değildir...

Üstelik bu kültür yalnızca Anadolu’nun sınırları içinde kalmamıştır...

Alevi-Bektaşi düşüncesi ve kültürü, yüzyıllar boyunca Balkanlar’ın farklı coğrafyalarında da kendisine yer bulmuş; binlerce insan bu geleneği benimsemiş, yaşamış ve kuşaktan kuşağa taşımıştır. Bugün Balkanlar’da bu geleneğin izlerini görmek, Alevi-Bektaşi dünyasının belirli bir coğrafyaya, etnik kimliğe veya siyasi sınıra sığmayacak kadar geniş olduğunu göstermektedir. Farklı topraklarda, farklı dillerin ve kültürlerin içinde yaşayabilmiş bir geleneğin verdiği mesaj açıktır: İnsanları birbirinden ayıran sınırlar, insanlığın ortak değerlerinden daha büyük değildir. Belki de Alevi-Bektaşi geleneğinin asıl zenginliği, farklılıkların içinde ortak bir insanlık duygusu yaratabilmesinde başlar...

Asıl mesele de tam burada ortaya çıkar. Bir inancın veya geleneğin değerini yalnızca ne kadar eski olduğu belirlemez. Asıl mesele, insana ne söylediğidir. İnsana nasıl baktığıdır. İnsanın onurunu koruyup korumadığıdır. İnsanı özgürleştirip özgürleştirmediğidir. Bu geleneği en değerli kılan da budur: İnsan sevgisi, insan onuru, ahlak, eşitlik, paylaşma, dayanışma, saygı, hoşgörü, adalet ve vicdan...

İnsanı küçülten değil yücelten; korkuyla susturan değil düşündüren; biatı değil sorgulamayı; ayrımcılığı değil eşitliği; nefreti değil sevgiyi; intikamı değil adaleti; ötekileştirmeyi değil birlikte yaşamayı öne çıkaran bir anlayıştır bu. Alevi-Bektaşi geleneğinin kalıcı değeri, öncelikle bu yönündedir...

Bu geleneğin bir diğer önemli tarafı, insanı yalnızca inanan bir varlık olarak değil, düşünen, sorgulayan ve kendi vicdanıyla yüzleşebilen bir özne olarak görmesidir. Kadın ile erkeği, farklı kimlik ve inançlardan insanları eşit kabul eden; insanı korku ve biat üzerinden değil, akıl, vicdan ve özgürlük üzerinden anlamaya çalışan bir anlayıştır bu...

Belki de burada tasavvuf düşüncesinin en sarsıcı sözlerinden biri olan “Enel Hak” üzerinde durmak gerekir. Hallâc-ı Mansûr’a atfedilen bu söz, yüzyıllar boyunca farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Onu yalnızca mistik bir söz olarak değil, insanın hakikati arama ve kendi varlığını sorgulama çabasının güçlü bir ifadesi olarak okumak gerekir. Tasavvufun bu çağrısı, aslında Alevi geleneğindeki “insan-ı kâmil” arayışının da özüdür. “Enel Hak” böyle düşünüldüğünde insan, kendisini yalnızca boyun eğen, susan ve başkasının söylediğini tekrar eden bir varlık olmaktan çıkar. İnsan sorar, düşünür, arar, şüphe eder ve sorgular. Ve belki de en önemlisi, hakikati başkasının elinde hazır bir cevap olarak beklemek yerine kendi aklıyla, vicdanıyla ve yaşamıyla aramaya başlar...

İnsan bu noktada özgürleşmeye başlar. Bunun Alevi-Bektaşi düşünce dünyasında önemli bir karşılığı vardır. İnsanı merkeze alan, sorgulamayı ve vicdanı önemseyen, insanın insan karşısında eşitliğini savunan bir anlayış; dogmanın ve körü körüne biatın karşısında özgürlüğü güçlendirir. Bu yüzden Aleviliği yalnızca geçmişten devralınmış bir kültürel miras olarak değil, bugün de yeniden düşünülebilecek, sorgulanabilecek ve insanlık için yeni anlamlar üretebilecek canlı bir değerler dünyası olarak görmek gerekir. Gelenek, sorgulanabildiği ve yeniden yorumlanabildiği sürece yaşar. Gelenek insanı yaşatıyorsa değerlidir; ancak insanı susturuyor, küçültüyor ve özgürlüğünü elinden alıyorsa o geleneği yeniden düşünmek zorunludur. Çünkü gelenek insanı yaşatmalı; insan geleneğin yükünü taşımamalıdır...

Bu nedenle “Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi?” sorusundan daha önemli bir soru vardır: Alevilik insana ne söylüyor?

Ali’nin adını anmak başka şeydir; Ali’nin temsil ettiği düşünülen adalet ve insanlık değerlerini yaşatmak başka. Bir insanın adını adaletle yan yana getirmek mümkündür; fakat asıl mesele adaletli olmaktır. Bir geleneğin adını taşımak mümkündür; fakat asıl mesele o geleneğin ahlakını yaşamaktır. Bir inancın mensubu olmak mümkündür; fakat asıl mesele insan kalabilmektir. Bu nedenle ne Ali’yi Aleviliğin dışına çıkarmaya çalışan bir anlayış doğrudur ne de Aleviliği yalnızca Ali’nin adıyla açıklayan yaklaşım yeterlidir. Ali’nin de, geleneğin de, inancın da anlamı; insanı anlamaya, insanı özgürleştirmeye ve insanın onurunu yüceltmeye katkı sunduğu ölçüdedir...

Geçmişe saygı duymak, geçmişin içinde yaşamak değildir. Geleneği önemsemek, geleneğin esiri olmak değildir. İnancı önemsemek, inancı insanın önüne koymak değildir. Hiçbir makam, hiçbir kişi, hiçbir kurum ve hiçbir otorite, insanın onurunun üzerine konulamaz. Çünkü nihai anlamda ölçü insandır. İnsanın onuru, özgürlüğü, eşitliği, vicdanı ve adalet duygusu...

Bir düşünce insanı özgürleştiriyorsa, adalete yaklaştırıyorsa, eşitliği savunuyorsa, başkasının hakkına ve yaşamına saygı duymayı öğretiyorsa değerlidir. Aksi durumda, adı ne kadar kutsal, tarihi ne kadar eski olursa olsun, onu yeniden düşünmek gerekir. Alevilik, insanı kutsalın karşısında küçültmek değil, insanın değerini yüceltmektir. İnancı insanın önüne koymak değil, inancı insanın iyiliği için anlamlandırmaktır. Geçmişe körü körüne bağlanmak değil, geçmişten geleceğe değer taşıyabilmektir...

Alevi-Bektaşi geleneğinin en güzel taraflarından biri, insanı insana emanet eden ahlak anlayışıdır. İnsan insandır; dilinden, kimliğinden, inancından, mezhebinden, düşüncesinden, cinsiyetinden veya geldiği yerden dolayı hiç kimse diğerinden üstün değildir. Bu yüzden Alevilik yalnızca bir kimlik değildir. O, bir yaşam anlayışıdır. Bir ahlak arayışıdır. Bir vicdan meselesidir. Bir özgürlük meselesidir. Ve nihayetinde bir insanlık meselesidir...

Geçmişe sahip çıkarken geleceği düşünmek; geleneği yaşatırken insanı unutmamak; inancı savunurken vicdanı kaybetmemek; kendini tanımlarken başkasını küçültmemek... Asıl mesele budur. Çünkü insanın değeri, hangi kimliği taşıdığında değil, nasıl bir insan olduğunda saklıdır...

İnsan varsa anlam vardır.
İnsan onuru varsa ahlak vardır.
İnsan özgürse düşünce vardır.
İnsan eşitse adalet vardır.

Ve bütün bu tartışmaların, bütün bu inançların, bütün bu geleneklerin sonunda geriye tek bir ölçü kalır:

Nihai anlamda ölçü insandır...

Ancak bu ölçünün anlamlı olması, onu her çağda yeniden uygulayacak olanın yine insan olmasından gelir. “Nihai ölçü insandır” demek, bir kere bulunmuş kesin bir kurala sığınmak değil; her durumda, her karar anında, her gelenek yorumunda insan aklının, vicdanının ve özgürlüğünün teraziyi tutması demektir. Bu, hiçbir metnin, hiçbir makamın ve hiçbir tarihsel otoritenin otomatik olarak doğru sayılamayacağı anlamına gelir. Bu sorumluluk, Alevi geleneğindeki “ikrar” kavramıyla da örtüşür: İkrar, bir kültürü devralmak değil; o kültürü içselleştirerek onu kendi yaşamında sorgulayarak ve yaşayarak yeniden inşa etmektir...

Tıpkı “Enel Hak”ı yalnızca mistik bir söz olarak değil, insanın kendi hakikatini arama cesareti olarak okumak gibi… Öyleyse Alevilik veya başka herhangi bir gelenek, bir kez verilmiş hazır bir cevap değil, her kuşağın kendi aklı ve vicdanıyla yeniden cevap vermesi gereken bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak veren insan, kendini özgür kılar; çünkü ölçüyü kendi dışında değil, kendi insanlığında bulur. Bu ölçüyü tartışmak değil, yaşamak gerekir. İnsan, bu ölçüye ancak başkasının hakkını kendi hakkından üstün tutabildiğinde, farklılıkları kucaklayabildiğinde ve düşünceyi korkuya tercih edebildiğinde tam anlamıyla ulaşır...

Nihai anlamda ölçü insandır; ve bu ölçü, insanın özgürlüğü, sorumluluğu ve başkasıyla kurduğu adil ilişki kadar yaşar...

* Sendikacı yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber "İstanbul yaşayan bir masaldır"
Benzer Haberler