FAŞİZMİN ESKİ HİKAYESİ: İHTİŞAM VE GÜÇLÜ LİDER...

FAŞİZMİN ESKİ HİKAYESİ: İHTİŞAM VE GÜÇLÜ LİDER...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Faşizm, sandığımız gibi yalnızca sert asker çizmelerinden, bağıran liderlerden, sokak şiddetinden ya da açık baskıdan ibaret değildir. Faşizm; kendine özgü bir toplum tasavvuru, siyasal anlayışı, ekonomi yaklaşımı ve neredeyse dinsel bir inanç biçimi üreten çok katmanlı bir totaliter ideolojidir...

Bu ideolojinin merkezinde, topluma ilişkin güçlü bir “yeniden doğuş” miti bulunur. Buna göre toplumun mevcut düzeni çürümüş, ahlaken ve ruhen tükenmiş, kendi özünden kopmuş durumdadır. Fakat büyük bir arınma ve dönüşüm gerçekleştiğinde toplum yeniden doğacak, kaybettiği güce ve ihtişama kavuşacaktır. Faşizm üzerine çalışan siyaset bilimci Roger Griffin'in “palingenetik aşırı milliyetçilik” olarak kavramsallaştırdığı bu düşünce, faşist siyasetin en önemli zihinsel dayanaklarından biridir...

Tam da burada “kökler” fikri siyasal bir araç haline gelir...

Topluma şu mesaj verilir:

“Bugünkü düzen bozuldu. Bizi biz yapan değerlerden uzaklaştık.Cumhuriyet ve modernleşme bizi özümüzden kopardı.Artık bu dönemi aşmalı, geçmişteki gerçek kimliğimize ve ihtişamımıza dönmeliyiz.”

Türkiye gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip toplumlarda bu anlatı, geçmişin seçmeci ve romantikleştirilmiş bir yorumuyla birleşebilir. Osmanlı tarihi de bu noktada bir siyasal nostalji ve yeniden doğuş mitinin malzemesine dönüştürülebilir...

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Osmanlı tarihine ilgi duymak, Osmanlı'yı araştırmak ya da tarihsel mirasa sahip çıkmak tek başına faşizm değildir. Sorun, geçmişin eleştirel biçimde anlaşılması değil; geçmişin bugünün siyasal düzenini meşrulaştırmak için idealize edilmesi ve bir “özümüze dönüş” çağrısına dönüştürülmesidir...

Çünkü geçmiş hatırlanabilir; fakat geçmişin içine geri dönülemez...

Bir toplumun geleceği, geçmişinin en parlak dönemini yeniden kurma hayaliyle değil, geçmişini bütün yönleriyle anlayıp ondan ders çıkararak kurulabilir...

Peki bu siyasal sistem pratikte nasıl işler?

1. Aşırı milliyetçilik ve eski ihtişam hayali...

Faşist düşünce, ulusu yalnızca ortak bir siyasal topluluk olarak görmez. Ulusu adeta canlı bir beden, kutsal bir bütün olarak tasarlar. Bu bedenin geçmişte güçlü ve büyük olduğuna, daha sonra yozlaştığına ve yeniden ayağa kaldırılması gerektiğine inanır...

Böylece tarih, bugünün sorunlarını anlamanın aracı olmaktan çıkar; geçmişteki “altın çağ” geleceğin modeli haline getirilir...

İmparatorluklar, savaşlar, fetihler ve eski ihtişam seçmeci biçimde hatırlanırken; yoksulluk, eşitsizlik, baskı, çatışma ve tarihsel gerçekliğin diğer yüzleri görünmez hale getirilir...

2. Demokrasiye ve çoğulculuğa düşmanlık...

Faşist siyaset, demokratik kurumları çoğu zaman başlangıçta bütünüyle reddetmek yerine onların içini boşaltır...

Parlamento, seçimler, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın ve bireysel haklar; “ülkenin gerçek iradesini” temsil etmeyen engeller olarak sunulabilir...

Çoğulculuk zayıflık, uzlaşma taviz, muhalefet ise milli birliğe tehdit olarak gösterilir...

Bunun karşısına “güçlü lider” figürü çıkarılır...

Çünkü faşist siyasal tahayyülde toplumun karmaşıklığına, farklı düşüncelerin varlığına ve demokratik tartışmaya değil; tek iradeye, tek doğrultuya ve tek merkeze ihtiyaç vardır...

3. Liderin,siyasetin üzerine çıkarılması...

Lider artık yalnızca seçilmiş bir siyasetçi değildir. Ulusun gerçek iradesini temsil ettiği ileri sürülen tarihsel bir figüre dönüşür...

Onun söyledikleri yalnızca siyasi görüş değildir; “milletin sesi” olarak sunulur...

Bu nedenle lidere yöneltilen eleştiri, zamanla hükümete yönelik demokratik bir eleştiri olmaktan çıkarılıp vatana, devlete veya topluma yönelik bir saldırı gibi gösterilebilir...

Böylece siyasal sadakat, eleştirel düşüncenin önüne geçer...

4. Sürekli bir düşman ve günah keçisi yaratılır...

Faşist siyaset, toplumsal sorunların karmaşık nedenlerini açıklamak yerine kolay anlaşılır bir düşman yaratmaya ihtiyaç duyar...

İçeride “özümüzden sapanlar”, muhalifler, gazeteciler, aydınlar, farklı kimliklere sahip topluluklar veya başka gruplar; dışarıda ise “yabancı güçler” ve “düşmanlar” sürekli olarak gündemde tutulur...

Ekonomik sorunlar, işsizlik, yoksulluk, adaletsizlik veya kurumsal başarısızlıklar yerine bütün sorunların sorumluluğu bu “ötekilere” yüklenir...

Böylece korku, öfke ve düşmanlık siyasal mobilizasyonun temel araçlarına dönüşür...

5. Hukukun içeriden etkisizleştirilmesi...

Otoriter ve faşizan rejimler demokrasiyi her zaman bir gecede ortadan kaldırmaz...

Bazen seçimleri kullanır, referandumlara başvurur, meclis çoğunluğundan yararlanır ve mevcut hukuk düzeni içinde adım adım ilerler...

Sorun tam da burada başlar...

Çünkü hukuk yalnızca kanunların varlığı değildir. Hukuk devleti; kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, temel haklar, denetim mekanizmaları ve iktidarın da hukukla sınırlı olması demektir...

Demokratik kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürürken içerikleri boşaltılabilir...

Böylece demokrasi bir süre sonra yalnızca sandığa indirgenir...

6. Bireyin özel alanına kadar uzanan devlet...

Totaliter anlayış, yalnızca siyasal davranışları değil, toplumun düşünme ve yaşama biçimini de şekillendirmek ister...

Eğitimden sanata, kültürden medyaya, çocukların yetiştirilmesinden boş zamanların nasıl değerlendirileceğine kadar geniş bir alanda “makbul insan” modeli oluşturulur...

Amaç yalnızca itaat eden vatandaş değil, kendisini devletin ve “milli bütünün” bir parçası olarak gören birey yaratmaktır...

Burada birey, kendi aklı ve özgürlüğüyle başlı başına değer taşıyan bir yurttaş olmaktan çıkar; daha büyük ve kutsallaştırılmış bir bütünün parçası haline getirilir...

7. Şiddetin meşrulaştırılması ve gerçeğin siyasal sadakate tabi kılınması...

Faşist siyaset şiddeti yalnızca bir araç olarak kullanmaz; kimi zaman onu toplumun yeniden doğuşunun gerekli bedeli olarak yüceltir...

Güç, disiplin, savaş, cezalandırma ve sertlik; zayıflığın karşısına konulan erdemler olarak sunulur...

Bunun yanında gerçeklik de siyasal sadakate tabi hale getirilebilir...

Liderin söylediği, doğrulanabilir gerçeklerden daha önemli hale gelir...

Bir gün söylenenin ertesi gün tam tersinin söylenmesi bile sorun olmaktan çıkar. Önemli olan tutarlılık değil, lidere ve davaya bağlılıktır...

Böylece “Gerçek nedir?” sorusunun yerini giderek “Bizim liderimiz ne diyor?” sorusu alır...

8. Ekonomide devlet, sermaye ve toplumun yeniden düzenlenmesi...

Faşist ekonomik model klasik anlamda ne serbest piyasa kapitalizminin ne de sosyalizmin aynısıdır...

Özel mülkiyet korunabilir; ancak ekonomi giderek siyasal hedeflere tabi hale getirilir. Büyük sermaye grupları devletle güçlü ilişkiler kurarken bağımsız işçi örgütlenmeleri ve sınıf mücadelesi bastırılır...

Sendikaların bağımsızlığı zayıflatılır, emek ile sermaye arasındaki çatışmanın yerine “milli çıkar” söylemi geçirilir...

Böylece işçiden de patrondan da aynı “milli dava” etrafında birleşmesi istenir...

Fakat bu birlik çoğu zaman eşitlik temelinde değil, siyasal itaate dayalı bir düzen içinde gerçekleşir...

9. Eskiyi anlatırken geleceğin teknolojisini kullanmak...

Faşist ve otoriter hareketlerin bir başka çelişkisi de burada ortaya çıkar...

Söylem sürekli geçmişten, atalarından, kadim değerlerden, eski ihtişamdan ve geleneklerden söz ederken; iktidarını korumak için en modern iletişim teknolojilerini kullanmaktan çekinmez...

Televizyon, sosyal medya, algoritmalar, dijital propaganda ve kitle iletişim araçları, geçmişin romantik anlatısını bugünün insanına taşımak için kullanılır...

Yani geçmişe dönüş çağrısı, çoğu zaman son derece modern propaganda teknikleriyle yapılır...

Asıl mesele: Kökler mi, yurttaşlık mı?

Burada asıl sorulması gereken soru şudur:

Bir insanı insan yapan şey yalnızca ait olduğu tarih, etnik köken, din, kültür veya geçmiş midir?

Cumhuriyet fikrinin temel önemi tam da burada ortaya çıkar...

Cumhuriyet, insanı yalnızca geçmişten devraldığı kimliğiyle tanımlamaz. Onu özgür ve eşit bir yurttaş olarak kabul eder...

Yurttaşlık, insanın doğduğu yere, ailesine, kökenine veya inancına göre değerinin değişmemesi demektir...

Hukukun önünde eşit olmak, kendi düşüncesini özgürce ifade edebilmek, yönetenleri eleştirebilmek ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmek demektir...

Bu nedenle Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir...

Aynı zamanda insanın kendi aklıyla var olabilmesinin siyasal zeminidir...

Faşizan “köklere dönüş” anlatısı ise bunun tersine, bireyin geleceğini kendi aklıyla kurması yerine ona hazır bir geçmiş, hazır bir kimlik ve hazır bir aidiyet sunar...

“Senin kim olduğunu biz biliyoruz.”

“Senin neye inanman gerektiğini biz biliyoruz.”

“Senin düşmanın kim, biz biliyoruz.”

“Senin geçmişin de geleceğin de bellidir.”

İtaat tam da burada başlar...

Geçmiş bir hafızadır, gelecek değildir...

Elbette toplumların kökleri vardır...

Tarih önemlidir. Kültür önemlidir. Toplumsal hafıza önemlidir...

Ama köklerimizi bilmek, köklerimizin içine hapsolmak anlamına gelmez...

Geçmiş hatırlanabilir. Geçmişle gurur duyulabilir. Geçmiş eleştirilebilir. Geçmişten ders alınabilir...

Fakat hiçbir toplum geçmişin içine geri dönemez...

Çünkü tarih bir sığınak değildir...

Tarih, geleceğe yürürken taşıdığımız hafızadır...

Bu nedenle “özümüze dönüyoruz” sloganı masum bir nostalji cümlesi olarak görülmemelidir. Hangi “özden” söz edildiğini, o özün kim tarafından tanımlandığını ve bu tanımın dışında kalan insanların ne olacağını sormak gerekir...

Çünkü “öz” kavramı siyasetin elinde tehlikeli bir araca dönüşebilir...

Bir kez “gerçek öz” tanımlandığında, onun dışında kalan herkes kolayca “yabancı”, “yozlaşmış”, “hain” veya “düşman” ilan edilebilir...

Ve toplum, yurttaşlardan oluşan çoğul bir yapı olmaktan çıkarak tek tip bir “milli beden” olarak tasarlanmaya başlanır...

SONUÇ...

Faşizmin en tehlikeli yanı yalnızca baskı uygulaması değildir...

Daha tehlikeli olan, baskıyı bir kurtuluş gibi gösterebilmesidir...

Size şöyle seslenir:

“Bugün kaybediyoruz çünkü özümüzden uzaklaştık.”

“Bizi geçmişimizden kopardılar.”

“Eski gücümüze dönmeliyiz.”

“Bunun için önce toplumu temizlemeliyiz.”

“Bunun için farklı sesleri susturmalıyız.”

“Bunun için güçlü bir lidere ihtiyacımız var.”

Ve sonunda özgürlüğünüzden vazgeçmenizi, özgürlüğünüzü yeniden kazanmanın şartı olarak sunar...

İşte faşizmin büyük paradoksu budur:

Sizi özgürleştireceğini söyleyerek özgürlüğünüzü elinizden alır...

Size kimliğinizi geri vereceğini söyleyerek kendi kimliğinizi düşünme hakkınızı elinizden alır...

Size geçmişin ihtişamını vaat ederken geleceğinizi geçmişe bağlar...

Ve size “özünüze dönüyorsunuz” derken, aslında sizi kendi aklınızdan uzaklaştırır...

Oysa bir toplumun gerçek gücü, geçmişin ihtişamını tekrar etmekte değil; kendi geleceğini özgürce kurabilme yeteneğindedir...

Cumhuriyetin anlamı da tam burada yatar:

İnsanı geçmişinin kaderine teslim etmemek...

Onu kökeniyle değil, insanlığı ve yurttaşlığıyla değerli görmek...

Aklını kullanabilmesini, özgürce düşünebilmesini ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmesini güvence altına almak...

Çünkü geçmiş hatırlanabilir; ama geçmişin içine geri dönülemez...

Köklerimizi bilmek başka, köklerimize zincirlenmek başkadır...

Ve belki de en büyük yanılgı şudur:

Bir toplumun yeniden doğması, geçmişteki bir ihtişama geri dönmesi değil; özgür insanın kendi geleceğini kurabilmesidir...

Ne yazık ki “Köklere dönüş” cennetin vaadi, çoğu zaman bugünün cehennemini inşa ederek mümkün kılınır...

* Sendikacı yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber *ARADIĞIN ŞEY KENDİNDİR*
Benzer Haberler