*BİROL KESKİN...
[email protected]
İçinde bir yarım kalmışlık hissiyle uyanırsın her sabah. Dünya ne kadar dolu, ne kadar gürültülü olsa da, bir şeyin eksik olduğunu bilirsin. O eksikliğe bir isim koyamazsın belki, ama sessizliğinde onun yankısını duyarsın...
Adaletsizliğe çarptığında adalet ararsın; açlığa tanık olduğunda ekmek; hastalıkta şifa. Kısacası, insana yaraşır bir hayatın peşine düşersin. Daha rahat nefes almak, çocuğuna güvenli bir yol açmak, yaşlanınca kimsenin kapısında el açmamak… Bunlar ayıp mıdır? Hayır. Bunlar, toprağa düşen tohumun filizlenmesi gibi doğaldır...
Ama işte asıl mesele, bu arayışın kıyısında başlar:
Kendi bahçemi sularken, komşunun tarlasını kurutuyor muyum?
Kendi ışığımı yakarken, başkasının gölgesini büyütüyor muyum?
Daha iyisini hak etmek, başkasının hakkını yemeyi meşru kılar mı?
Hayır. İnsanın en derin sınavı tam da buradadır...
Zira daha iyi bir hayat, yalnızca daha çok şeye sahip olmak değildir. Bazen daha iyisi, gece başını yastığa koyduğunda içinde kıpırdayan bir pişmanlık değil, derin bir sükûnet bulmaktır. Bir başkasının gözyaşında payının olmadığını bilmektir. Bir başkasının mutluluğunu, kendi güneşini karartan bir bulut olarak görmemektir...
Evet, hepimiz aynı başlangıç çizgisinde doğmuyoruz. Kimimiz altın bir beşikte, kimimiz taşların üstünde uyanıyoruz. Ama adalet, başlangıçtaki bu farklılığı görmezden gelmek değil; bu farklılıklara rağmen hepimizin barınabileceği bir ortak çatı kurma cesaretidir...
İşte bu çatının altında anlıyoruz ki, aslında dışarıda aradığımız ne adalettir yalnızca, ne huzur, ne de eşitlik...
Dışarıda adalet ararken, içimizdeki vicdanı tartarız.
Dışarıda sevgi ararken, içimizdeki merhameti besleriz. Dışarıda bir anlam ararken, içimizdeki en sade ve kırılgan iyilikle yüzleşiriz...
Ve bütün bu yolların sonunda, dünyaya sorduğumuz bütün soruların cevabı, kendi içimize baktığımız o derin kuyuda saklıdır...
Çünkü aradığın o büyük sır, dışarıda bir yerde değildir...
O, sensindir...
*Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








