Enver ŞAT...
[email protected]
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), kuruluşundan bu yana tam 191 sözleşme üretti. Bu metinler, akademik birer “tavsiye kararı” değil; maden ocaklarındaki kanın, fabrika yangınlarındaki çığlığın ve görünmez meslek hastalıklarının yarattığı yıkımın ardından yazılmış emek anayasalarıdır. Peki, Türkiye bu tablonun neresinde?
Rakamlar yalan söylemez ama gerçeğin sadece bir kısmını fısıldar: Türkiye bugüne kadar bu sözleşmelerin yalnızca 59’unu onayladı. Geriye kalan 130’u aşkın sözleşme, Ankara’nın tozlu raflarında birer “yabancı metin” muamelesi görüyor. Ancak burada asıl sorgulanması gereken nicelik değil, niteliktir: Hangi haklar, kimlerin konforu için imzasız bırakıldı?
Türkiye’nin ısrarla taraf olmadığı üç sözleşme, bugün emeğin neden “ucuz ve güvencesiz” olduğunu kanıtlar nitelikte:
131 No’lu Sözleşme: “Asgari ücret açlık sınırına değil, insanca yaşam düzeyine göre belirlenmelidir” der. Türkiye buna imza atmayarak, işçisini yoksulluk sınırının altına mahkum etmeyi yasal bir zemin üzerinde tutuyor...
173 No’lu Sözleşme: İşveren iflas ettiğinde, kasanın dibinde kalan son kuruşun “öncelikle işçiye” verilmesini şart koşar. Bizde ise konkordato ilan eden patronlar lüks içinde yaşarken, işçiler kapı önünde kıdem tazminatı bekliyor...
189 No’lu Sözleşme: Ev işçilerini “görünmezlikten” çıkarıp sosyal güvenceye bağlamayı emreder. İmza yoksa, milyonlarca kadın işçi modern kölelik düzeninde kayıt dışı kalmaya devam eder.
EMEP İstanbul Milletvekili İskender Bayhan’ın, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’a yönelttiği soru önergesi ve Cihan Çelik’in Evrensel’deki haberi, bu “tercihli eksikliği” yeniden görünür kıldı...
Bugün Türkiye’de tablo açık:
Asgari ücret, çoğu zaman açlık sınırına sıkışmış durumda. Günümüzde ise açlık sınırının altında seyrediyor...
Konkordato ilan eden şirketlerin ardından işçiler alacaklarını tahsil edemiyor...
Ev işçileri ise hâlâ kayıt dışılığın karanlığında, görünmez bir emek olarak çalışıyor...
Bu tablo tesadüf değil...
Bu, emeğin nasıl konumlandırıldığının siyasal bir göstergesi...
Bu noktada kaçınılmaz soru şu:
Sendikalar nerede?
Türkiye’deki mevcut sendikal yapı, tarihsel mücadele genetiğinden koparılmış; parçalı, hantal ve çoğu zaman “icazet bekleyen” bir bürokrasiye hapsolmuş durumda...
Asgari ücret tiyatrosu: Temel meselelerde birleşik bir yumruk olmak yerine, her yıl aynı sahnenin figüranı olmaktan öteye geçilemiyor.
Güvencesizlerin terk edilmesi: Sendikalar, kayıt dışı ve prekarya (güvencesiz kesim) için bir çekim merkezi olmak yerine, sadece “kadrolu ve korunaklı” alanların bekçiliğini yapıyor.
Bu pasiflik, sadece bir beceriksizlik değil; emeğin kolektif savunma hattının içeriden çökertilmesidir...
Neyse ki tablo bütünüyle karanlık değil. Mevcut hantal yapıların aksine, BİRTEK-SEN ve Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in yürüttüğü hat, sendikacılığın bir “ofis işi” değil, bir saha savaşı olduğunu hatırlatıyor. Tekstil sektöründeki direnişler ve işten atmalara karşı verilen ödünsüz mücadeleyi kırmak için Mehmet Türkmen’e ve BİRTEK-SEN’e yapılan baskı ve tutuklamalar boşuna değil. İhsan Çaralan’ın dünkü yazısı bu konuda önemlidir...
Türkiye, iş cinayetlerinde Avrupa’nın üst sıralarında yer alıyor...
Her yıl yüzlerce işçi, büyük ölçüde önlenebilir nedenlerle hayatını kaybediyor...
Bu tabloyu yalnızca “denetim eksikliği” ile açıklamak gerçeği örtmektir...
Eğer:
Üretim baskısı güvenliğin önüne geçiyorsa
İşçi işini kaybetmemek için risk alıyorsa
Sendikal yapı bu baskıyı dengeleyemiyorsa
orada iş güvenliği teknik değil, doğrudan bir güç meselesidir...
ILO’nun 191 sözleşmesi var.
Türkiye 59’una imza atmış.
Ama asıl soru şu:
Emeğin hakkını kim savunacak?
Devlet mi?
Mevcut sendikal yapılar mı?
Yoksa sahada direnen küçük ama kararlı odaklar mı?
Bugün görünen şu:
Eğer güçlü, yaygın ve mücadeleci bir sendikal hat kurulamazsa,
en iyi sözleşmeler bile yalnızca kağıt üzerinde kalacaktır.
Emeğin korunması bir mevzuat meselesi değildir.
Bir irade meselesidir.
Ve o irade çoğu zaman büyük binalarda değil,
sokakta, atölyede, direniş alanında ortaya çıkar...
NOT: Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.







