Kendi yağıyla kavrulmak...

Kendi yağıyla kavrulmak...

Enver ŞAT...
[email protected]

“Kendi yağıyla kavrulmak” güzel bir deyimdir. Kendi kendine yetmeyi anlatır. Minnet etmeden yaşamayı anlatır. Bağımsız olmayı anlatır...

Bu sadece insanlar için değil, ülkeler için de geçerlidir. Hatta ülkeler için çok daha önemlidir. Çünkü “kendi yağıyla” kavrulamayan ülke, başka ülkelere muhtaç olur...

Bugün dünya siyasi haritalarla bölünmüş durumda. Sınırlar var, gümrük kapıları var, bayraklar var, askerler var. Oysa uzaydan bakınca bunların hiçbiri görünmez. Ne sınır çizgisi görünür, ne pasaport noktası. Ne tel örgü görünür, ne gümrük kapısı. Görünen yalnızca güzel mavi bir küredir. Üzerinde incecik zar gibi bir atmosfer vardır...

İşte biz o incecik zarın içine hapsolmuş şekilde yaşıyoruz. Üstelik öyle geniş bir alanda da değil. Deniz seviyesinden dört beş kilometre yükseğe çıktığımızda nefes almak bile zorlaşıyor. Hepimiz aynı ince zarın içindeyiz. İster boyumuz bir metre elli santim olsun isterse basketbolcu gibi iki yirmi olsun. Yani insanlığın öyle fazla böbürlenecek bir tarafı yoktur. Ama buna rağmen dünya ülkelere bölünüp duruyor. Ülkeler şehirlere, şehirler ilçelere, ilçeler köylere, köyler tarlalara, bahçelere bölünüyor. Sınırlar çiziliyor. Sonra bu sınırlar değişiyor. Dün başka olan harita bugün başka oluyor. Bugün değişmez sanılan yarın değişiyor...

Peki değişmeyen ne? Bilimsel bakarsak değişmeyen hiçbir şey yok. Canlı, cansız; her şey değişiyor, dönüşüyor. Ama sınıfların ve sınırların olduğu yerlerde “değişmeyen” şey: sömürüdür. Toprak, su, hava, güneş, rüzgar da değişmiyormuş gibi görünüyor. Gerçi çok uzun zaman diliminde bunlar da farklılaşıyor. Sadece insan ömrünün kısalığı bu değişimi pek fark ettirmiyor...

Asıl kavga da zaten bu “değişmeyenlerin” üzerine kopuyor...

Emperyalist ülkeler; kendi doğasını korumak için kirli üretimi başka ülkelere yıkıyor...

Çimentoyu kendi ülkesinde üretmiyor...

Niteliksiz demir çeliğin üretimini kendi ülkesinde yapmıyor...

Kimyasal atığın yükünü kendi halkına yüklemek istemiyor...

Elektriğin bir kısmını bile başka ülkelerde ürettirip ithal etmek istiyor...

Çünkü bu ürünlerin üretimi hem enerji yoğun hem de doğaya olumsuz etkiye sahiptir. Modası geçmiş endüstri 2.0, endüstri 3.0 dediğimiz sektörlerdir bunlar...

Bunun nedenine baktığımızda emperyalist ülkelerin ekonomik ve teknolojik üstünlüğünü görüyoruz. Çünkü üretim teknolojisi bir bulut gibidir. “Bereketli” yağışını çıktığı ülkeye bırakır. Ama durmaz, yol alır. Yol aldıkça yağışı azalır. Öyle bir noktaya varır ki gittiği yerde neredeyse gölgesi kalır. İşte endüstri 1.0 ile başlayıp bugün 5.0’ı konuştuğumuz yolculuktur bu. Geri kalmış ülkeler hep geriden takip eder. Bu durum, endüstrisi gelişmiş olan emperyalist ülkelerin işine gelir. Çünkü yükü gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere yüklemiştir...

Bir ülkenin çimentosunu başka ülkede üretmesi yalnızca ticaret değildir. Bir ülkenin demirini, kimyasalını, enerjisini başka ülkenin toprağına, havasına, suyuna, sağlığına zarar vererek elde etmek sadece ekonomik tercih değildir. Bu, sosyal maliyetin yer değiştirmesidir, kirliliğin ihracıdır...

Bugün o kir sanki yalnızca üretimin yapıldığı ülkeye kalıyor gibi görünür. Oysa öyle değildir. Kirletilen yalnızca bir ülke değildir. Kirletilen dünyadır. Hepimizin içine hapsedildiği o incecik atmosferdir...

Peki, çözüm nedir? Çözüm, ülkelerin kendi yağıyla kavrulmasıdır. Ama bu söz yanlış anlaşılmamalıdır. Kendi yağıyla kavrulmak dünyadan kopmak değildir. Kendi içine kapanmak değildir. Başka halklara düşman olmak değildir...

Her ülke kendi elektriğini, çimentosunu, ilacını, kimyasallarını, demirini, makinesini, tarım ürünlerini kendi koşullarına göre ve ihtiyacı kadar üretmelidir. Kendinde olmayanı elbette başka ülkeden alabilir. Kendinde fazla olanı başka ülkeye verebilir...

Ama bu ilişki sömürüye dayanmamalıdır...

Bir ülke diğerinin pazarı olmamalıdır...

Bir ülke diğerinin çöplüğü olmamalıdır...

Bir ülke diğerinin ucuz emek deposu olmamalıdır...

Bir ülkenin çocukları, başka bir ülkenin refahı için zehir solumamalıdır...

Adaletli olan budur...

Ülkenin ülkeyi, insanın insanı sömürmediği bir dünya mümkündür...

Yeter ki sömürülen ülkelerin halkları uyansın, kendilerini yöneten işbirlikçilerden kurtulsunlar. Yeter ki her ülkenin yurttaşları ülkelerinin “nimetlerini” de “külfetlerini” de hakça, kardeşçe bölüşebilsinler. İşte o zaman teknolojik bariyerler de kalkar. Sınırlar da, gümrükler de silinir gider. Dünya kendi yağıyla kavrulur, o zaman “yeryüzü aşkın yüzü” olur...

NOT: Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber GÜTERSLOH 'da DENİZLER ANILDI...
Sonraki Haber Korku duvarının aşıldığı anlar...
Benzer Haberler