*VELİ BAYRAK yazdı...
Düğünlerin vaz geçilmez halay başıydı Süleyman. Her düğünde oynamazdı ama oyuna bir girdimi de hakkını vermeden çıkmazdı. O oyundayken köylüler sinema, tiyatro izliyor gibi gözlerini ayırmadan Süleyman'a bakardı...
Bir mendil tutuşu vardı Süleyman'ın sanki gökyüzünden yıldızlar yağıyormuş da yere düşmesin diye onlara mendil sallıyormuş gibi tutardı. Öyle bir halay çekerdi ki Süleyman izleyenin dili damağına yapışır neredeyse ağzı açık onu izlerdi. Belki bu yüzden soranlara, “Babama çekmişim.” derdi “Artık oynamıyor ama babamda eskiden iyi halay çekermiş.”
Karısı Emine’yi bir köy düğününde halay çekerken beğenmişti Süleyman. Daha doğrusu Emine onu halayda izlemiş, gözlerini ondan alamamış, bunu fark eden Süleyman da kısa süre sonra anne ve babasını aynı köyden oldukları Emine’nin evine gönderip istetmişti...
Köyün güzel kızlarından biriydi Emine. Hep arkadaşlarına, “Evleneceğim erkeğin diğerlerinden bir farkı olmalı.” derdi. Köy yeri işte! İnsan ne kadar farklı olabilirdi ki? O yıllarda okuyan ya ortaokula kadar ya da liseye kadar okuyordu. Ata binen desen hemen herkes en iyisini yapıyordu. Çiftçilik, ırgatlık desen hemen her erkeğin yaptığı biri işti...
Ama halay öylemi?
Süleyman bir halaya durdumu işi gücü olanlar bile işi gücü bırakır onu izlerdi. Hele de kızlar, “Keşke yakışık alsa da yanına halaya dursam.” der gibi Süleyman’ı süzüyordu...
Süleyman’ın babası oğluna dillere destan bir köy düğünü yaptı. Üstelik oğluyla babanın yan yana ilk halay eçkişi bu düğünde olmuştu. Aradan yıllar geçti herkes bu halayı konuştu: “Üstüne” dediler “Aynısı gelmedi.”
Evlendikten sonra babasıyla birlikteliği fazla sürmedi Süleyman’ın. İki yıl sonra kalp krizinden kaybetti babasını. Hastaneye bile götüremediler. Bilemediler de. Köyün öğretmeni vardı o gelmişti cenazenin başına ve o söylemişti “Kalp krizi” diye...
Babasının ölümüyle birlikte köyü terk edip Ankara’ya göçmesi aynı yıl oldu Süleyman’ın. Annesi Fadime köyde büyük ağabeyiyle birlikte kalıyor, Süleyman yaz aylarında köye geldiğinde hem ağabeyini hem anasını doya doya görüyordu...
Ankara’ya taşınmadan önce babasının mezarını ziyarete gitti Süleyman. Ondan helallik aldı. Gözyaşlarını toprağa akıtıp “Senden sonra hiçbir düğünde halaya durmadım baba.” dedi “Tövbe ettim. Olurda kızım olursa bir tek onun düğünün halay çekeceğim.”
Süleyman’ın matemi böyleydi...
Önce kızı olsun istiyordu Süleyman. Çünkü çok küçükken bir kız kardeşini kızamıktan kaybetmişti. Henüz kendisi doğmamış o vakitler. Firdevs koymuşlar ismini. Yedi yaşındayken köyde birçok çocuk gibi küçük Firdevs’te kızamığa yakalanmış ve yine birçok çocuk gibi bu amansız hastalıktan ölmüştü...
O sene köyün bütün mezarları küçükmüş. Babası öyle anlatıyormuş o günleri. Annesi o günleri anlatırken “Gide de gelmeye” diye anlatıyormuş. Her “Firdevs” dedikçe dizine vuruyormuş “Yavrum” diyormuş “Kuzum.”
Süleyman babasını ayrı bir severdi. İki kardeştiler ve ağabeyine nazaran babasına en çok benzeyende oydu...
Ankara’da sıvacılık yapıyordu Süleyman. İnşaatlarda çalışırdı. Zaman içerisinde istediği gibi iki kızı oldu. Büyüğüne Firdevs küçüğüne Feride ismini koydu.
İlk başlarda karısı Emine “Firdevs” ismine sıcak bakmadı “Yaşı” dedi “İnşallah yaşı benzemez.”
İkna etmesi zor olmadı Süleyman’ın “Olurda ileride bir kızımız daha olursa onun adına da senin annenin ismini koyarız olur biter. Ben babama söz verdim.” deyip çıktı işin içinden...
Firdevs’le Feride arasında bir hayli yaş farkı vardı. Uzun süre çocuk yapmamak için direndi Süleyman. Sonra karısı girdi kanına “Belki bir de oğlumuz olur.” dedi...
Olmadı...
Ama “Buna da şükür” deyip çocukları için ellerinden geleni yaptılar. Süleyman okuttu Firdevs’i. Ele güne muhtaç etmedi. Giymedi giydirdi yemedi yedirdi. Sıvacı parasıyla en iyi dershanelere gönderip öğretmen etti kızını...
Firdevs’in tayini Muş Varto’da bir ilkokula çıktı. Dördü birlikte gitti Varto'ya. Karısı Emine’yle bir ay yanında kaldılar kızının. O zamanlar küçük kızları Feride henüz okula başlamamıştı. Bu yüzden dönmek için aceleleri yoktu. Bir süre sonra baktılar ki Firdevs’in yeri rahat, arkadaşları iyi, çevre ve öğretmenler birbirlerine yardımcı oluyorlar bir ay sonra kızını alnından öpüp geri döndüler Ankara’ya...
Üç yıl boyunca yaz tatillerinde Firdevs geldi Ankara’ya. Gelmediği aylar düzenli olarak para gönderdi babasına. Okul döneminde her gün telefonla görüşürlerdi...
Üçüncü yılın sonuydu yine Firdevs aradı “Baba, bu sıralar işim çok. Müfettiş gelecekmiş. Bu yüzden sık sık arayamam merak etmeyesin” dedi...
Anlayışla karşıladı Süleyman “Tamam” dedi “İyi ol yeter. Gerisi önemli değil.”
Önce haftada bir aramaya başladı Firdevs. Sonra iki haftada bir. Gittikçe seyrekleşiyordu araması. Konuştuklarında “Ben iyiyim baba” diyordu “Sakın merak etme. Hele merak edip de yanıma geleyim hiç deme. İşlerimiz yoğun belki ilgilenemem sizinle.”
Üçüncü aydı Süleyman’ı Kaymakam aradı. Firdevs’ten bahsetti, onu methetti. Firdevs’in çok çalışkan ve başarılı bir öğretmen olduğunu ve bu yüzden kızına ödül verileceğini, mümkünse ilçeye gelmelerini söyledi. Kaymakam “Kızını arayıp söylememesi” içinde özellikle tembih etti...
Çok sevindi Süleyman. Karısına bile ne diyeceğini bilemedi. Kaymakam üç kişilik bileti ayarlamış ertesi gün yola çıkmaları için istenilen saatte terminalde olmalarını söylemişti...
Varto'da onları başta Kaymakam olmak üzere kalabalık bir topluluk karşıladı. Doğruca Devlet hastanesine gittiler. Hastaneyi görünce ateş düştü Süleyman’ın içine, kapıdan içeri girer girmez dizine vurdu “Eyvah” dedi “Eyvah. Firdevs’im. Kınalı kekliğim.”
Kaymakam ve ilçe milli eğitim müdürü çok ilgilenmiş Firdevs’le. Doktor, hastane ne gerekiyorsa götürmedikleri yer kalmamış. Ama tüm arkadaşlarına yemin ettirmiş Firdevs “Sakın” demiş “Babama bir şey söylemeyin. Öleceksem burada öleyim.”
Kansermiş Firdevs. Üç ay içerisinde vücudunu yiyip bitirmiş. Arkadaşları çok yalvarmış “Babana haber edelim, annene haber edelim. Gelip görsünler.” diye ama yük olmak istememiş Firdevs. Öleceğini anlamış. İçine doğmuş “Babam çok çekti. Bir yük daha çıkarmayayım başına. Beni hep iyi hatırlasın gözünde.” demiş...
O gün Varto’da kalmışlar. Ertesi gün Firdevs’in cenazesiyle birlikte iki otobüs köye gitmiş. Mahşeri kalabalıkmış mezarlık. Duyan gelmiş. Duyan yanmış. Duyan dizine vurmuş “Bu nasıl kader.” diye...
Firdevs’i tabuta koymadan önce annesi yummuş gözlerini. Alnından öpmüş. Sarmış sarmalayıp tabuta koymuşlar. Babası gelmiş başucuna. Son kez yüzünü açmış kızının. Alnından öpmüş, Koklamış. “Kızım” demiş “Yavrum. Kekliğim. Hani düğününde oynayacaktım.”
Sonra tabutu köy meydanına getirmişler. Ahali toplanmış meydana. Köyün davul ve zurnacısı belirmiş çeşmenin başına. Yanık bir ses. Yanık bir hava. Kollarını açmış Süleyman. Başlamış tek başına halaya durmaya...
“Yavrum” diye bağırmış Süleyman. Kuşlar uçuşmuş, çeşmeler kurumuş, Süleyman'ın göğsüne bir hançer saplanmış...
“Kuzum." diye bağırmış Süleyman "Firdevs’im. Kınalı kekliğim. Söz vermiştim sana. Düğününde oynayacaktım ama kaderimde tabutunun başında oynamakta varmış. Güle güle kızım. Gül güle kınalı kekliğim."
Köylüler araya girecek olmuş. Kollarından tutacak olmuş. Dinlememiş Süleyman. Tek başına halaya devam etmiş "Ben" demiş "Babayım. Kız babasıyım. Babalar kızına verdiği sözünü tutar.”
* Yazar...
"Babalar kızlarına verdiği sözü tutar" kitabımdan…
* Bu bir editöryal haberdir.








