DÖVMENİN ÖLÜMÜ...

DÖVMENİN ÖLÜMÜ...

*Sezai SARIOĞLU...

Uyku dar gelmişti bedenine. Önce kalbi, sonra bedeni, sonra da evlerinin önünden akan dere, sonra dereye özenen rüzgâr uyandı. Kabus gibi bir rüya görmüştü. Besbelli yanlış bir rüyada sabahlamıştı. Tabir etmeden önce, itinayla, önce gözyaşının sonra da rüyasının tozunu aldı. Çocuklarından duyduklarını birbirlerine teyelleyip; insandan ve devletlerden önce kötülük var mıydı, diye düşündü. Sabahın göründe, soru ve merak burcuna girmişti bir kere, yarı yolda durmak akla ve sorulara zarardı...

Bir rivayete göre insanı tanrı, bir başka rivayete göre doğa yaratmıştı. Bellek sandığını karıştırıp, devleti kimim yarattığını, nereden gelip nereye gittiğini düşündü, ama işin içinden çıkamadı. Ezberlerini yokladı, dengbej edasıyla bildiği kılamları dua yerine okudu. Eliyle koyduğu gibi bulamadığı sorularla doluydu dünya... Bilinmeyen bir el, cevapların anahtarlarını, dilinin altına koyup gitmişti...

Sabah niyet ağacıydı oralarda; her sabah ne çok şey asardı dallarına kadınlar. En çok da yaralarını asarlardı, kuruyup kabuk bağlasın diye. Ola ki, iyi uyuduklarında dağlar da uyurdu. Çocuklarını birbirlerine, kalbini onlara ilikleyip uyuduğunda mutsuzlukları da uyur, sabaha mutlu uyanırdı...

O sabah, her zaman yaptığı gibi elini çocuklarının yataklarında gezdirdi; biri eksikti. Oysa, "söz banyosu" yaptırdığı rahminden kendi elleriyle koymuştu oğlunu dünyaya. Ne kadar uzağa gitse ellerinin, olmadı dilinin altında olurdu...

Olduğu yerden çıkması için, seslenmesi yeterdi de artardı bile. Gülme yaşını yeni geçmiş oğlunun elinin altında olmayışından ürktü. Birden aklına göğsü geldi. Göğsüne, göğsündeki dövmelere saklanmış olabilir miydi? Tedirgin parmaklarını göğsünde gezdirdi, tüm dövmeler meme mahallindeydi...

Her çocuğu için bir ceylan dövmesi yaptırmıştı memelerine. İki memesi ceylanlarla dolmuştu yıllar içinde. Elini göğsüne soktu, parmaklarıyla teker teker dövmeleri kontrol etti. İçinden, sırayla çocuklarının isimlerini mırıldandı. Parmaklarıyla sağlamasını yaptı, o yoktu. İşaret parmağına sordu, yoktu. Diğer kardeşlerinin arasına saklanıp uyuya kalmıştır, diye düşündü. Parmaklarıyla dövmeleri okuyarak tekrar baktı; yoktu. Sırlara karışıp gitme ihtimalini aklından kovdu...

Saymayı bilirdi, okumayı-yazmayı bilmezdi. Bir eli göğsünde diğer eli yorganın üzerinde parmaklarını tekrar gezdirdi. Eline, buruşuk bir bildirinin arkasına yazılmış bir not ilişti. Çocuklardan birini uyandırıp notu okuttu. Oğlu; 'Dünya nerede? Söyle ki koşup heves nefes eline konayım anne! Dünyadan yorulduk, kendimize ve dağlara bir el atalım!” cümlesini emanet ederek gitmişti. Onlara "gitme" demezdi, diyemezdi anneleri; vakti gelince dağlar onları çağırınca giderlerdi...

Oğlunun elinden ve dilinden uçup gittiği o günden beri, her sabah sağlamasını yapardı dövmelerin. Yoktu. Gitmişti. Ne kadar dillense geri gelmiyordu...

Günlerden bir gün, dağların sağlamasını sularla yaptığı bir gün, bir haber uçup kulağına kondu. O ân gökyüzü yarıldı, bulutlar yırtıldı, kuşlar kanatlarının götüreceği kadar uzağa kaçtılar. Göğe bakıp, ölümün önce gürültüsünün sonra kendisinin geldiğini hatırladı. Önce kalbi, sonra aklı daha sonra dili ürktü. Ocağına ölüm düştüğünü anlayınca göğsünü yokladı. Oğlunun delili olan dövme silinip gitmişti...

Önce kendinin, sonra sesinin sonra da dövmelerinin etrafında dönmeye başladı. "Oğlum ölür de dövmesi ölmez mi? O da öldü" diyerek öyle bir ağıda başladı ki, kalan dövmeler uyanıp göğsünden taştı...

Dağlar ağlasındı artık...
Dağdan inen dağların ayakları suya ersindi artık...

*Şair ve yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber YARA GÖMLEĞİ...
Benzer Haberler