*EYLEME GEÇMİŞ CEHALET*

*EYLEME GEÇMİŞ CEHALET*

*BİROL KESKİN yazdı...

[email protected]

“Eyleme geçmiş cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.”

Goethe’ye atfedilen bu söz, bugün üzerine yeniden düşünmemiz gereken bir gerçeği anlatıyor...

Çünkü cehalet yalnızca bilmemek değildir...

İnsan her şeyi bilemez. Bilmemek, insan olmanın doğal halidir. Asıl tehlike, bilmediğini bilmemektir. Daha da tehlikelisi, bilmediğini gerçek sanmak; sorgulamadan inanmak ve sonra da inandığı şey uğruna harekete geçmektir...

Cehalet sessiz kaldığında bir eksikliktir...

Eyleme geçtiğinde ise güce dönüşür...

İşte asıl tehlike burada başlar...

İnsan geçmişini bilmeden geleceğini kuramaz. Çünkü bugün yaşadığımız birçok olayın kökleri geçmişte bulunur. Geçmişin bilgisi zayıfladığında bugünü anlamak zorlaşır; bugünü anlamakta zorlanan insan ise kendisine anlatılan hikayelere daha kolay inanır...

Bugün tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz...

İnsanlara ne düşünecekleri her zaman doğrudan söylenmiyor. Fakat neyi görecekleri, neyi duyacakları, neye öfkelenecekleri ve neden korkacakları giderek daha fazla belirleniyor.

Medya, sosyal medya ve iletişim teknolojileri yalnızca bilgi taşımıyor. Aynı zamanda algı da üretiyor...

Bir olayın kendisinden çok, nasıl anlatıldığı önem kazanıyor...

Aynı görüntü, farklı bir başlıkla bambaşka bir anlam taşıyabiliyor. Bir yalan tekrarlandıkça gerçekmiş gibi algılanabiliyor. Bir korku sürekli canlı tutulduğunda, insanlar gerçek tehlikelerle üretilmiş tehlikeleri birbirinden ayırmakta zorlanabiliyor...

Böylece bilgi geri çekilirken algı öne çıkıyor...

Algının egemen olduğu yerde ise özgür düşünce zayıflıyor...

Oysa özgür düşünmek, herkese karşı çıkmak değildir...

Özgür düşünmek, söyleneni sorgulayabilmektir...

Kendi düşüncemize bile gerektiğinde itiraz edebilmektir...

“Bunun geçmişi nedir?”

“Bana anlatılmayan ne var?”

“Bu bilgiyi kim üretiyor?”

“Bundan kim yararlanıyor?”

“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum, yoksa bana böyle düşünmem mi öğretildi?”

İşte akıl biraz da bu soruların içinde yaşar...

Çünkü akıl yalnızca cevap üretmez...

Akıl önce soru sorar...

Bugün Türkiye'nin yaşadığı sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor...

Geçmişin bilgisi zayıfladıkça bugünün olayları daha kolay manipüle ediliyor. Tarih bilinmeden siyaset konuşuluyor. Ekonominin nasıl işlediği bilinmeden ekonomik sonuçlar yorumlanıyor. Ortadoğu'nun yüzyıllık tarihi bilinmeden bölgedeki gelişmeler hakkında kesin hükümler veriliyor...

Sonra toplum, gerçeği anlamaya çalışmak yerine kendisine sunulan hikâyeler arasında taraf seçmeye başlıyor...

Oysa Türkiye'nin bulunduğu coğrafya sloganlarla anlaşılabilecek kadar basit değildir...

Ortadoğu'da yeni dengeler oluşuyor. Küresel güçler, bölgesel aktörler, güvenlik politikaları, enerji kaynakları ve ekonomik çıkarlar birbirleriyle iç içe geçmiş durumda...

Bu nedenle yalnızca bugünün haberlerine bakarak yarının dünyasını anlamak mümkün değildir...

Geleceği kim yönlendirecek?

Siyasetçiler mi?

Ekonomik güçler mi?

Medya mı?

Teknoloji şirketleri mi?

Yoksa kendi aklıyla düşünebilen yurttaş mı?

Bence geleceğin en önemli mücadelesi burada verilecek...

Çünkü geleceği cehalet yönlendirirse toplum kendi geleceğini kuramaz...

Geleceği yalnızca algılar yönlendirirse gerçek geri çekilir...

Özgür düşünce gerilerse insan kendi kararlarının sahibi olmaktan çıkar...

Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey yalnızca daha fazla bilgi değildir...

Bilgiyi sorgulayacak akıldır...

Algıyı gerçekle karşılaştıracak bilinçtir...

Düşünmenin sorumluluğunu başkasına bırakmamaktır...

Çünkü insan olmak akılla başlar...

Ama toplumların geleceği, aklını kullanmaya cesaret eden özgür insanlarla kurulur...

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Geleceğimizi gerçekten biz mi kuruyoruz, yoksa bize dayatılan bir geleceğe doğru mu savruluyoruz?

*Sendikacı yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber ​Bir Çileğin Hikâyesi...
Benzer Haberler