*Hasan ÇERÇİOĞLU yazıyor...
[email protected]
Derler ki: Bin yoksulun bin kusuru bağışlanır; ama bir hükümdarın yarım kusuru bile bağışlanmaz. Çünkü bir hükümdarın yaptığı hataların bedelini yalnızca kendisi değil, bütün toplum öder. Hükümdarın kusurunu örtmek dostluk değil, düpedüz düşmanlıktır. Zira yoksulun kusurundan kimse çıkar sağlamaz; oysa hükümdarın kusurundan halk zarar görür, düşman ise yararlanır...
Bir hükümdar ne kadar iyi niyetli olursa olsun, egemenliğini bilgiyle kurar, bilimle yönetirse hata yapma olasılığı azalır. Ne var ki bu durum çoğu zaman hükümdarın hoşuna gitmez. O da bir insan olduğunu, herkes gibi hayatın zevklerini tatmak istediğini düşünür. Ancak kişisel arzularını devlet yönetiminin önüne koyduğu anda hükümdarlığın özü zedelenir...
Hele bir de yapılan uyarılara kulak asmıyorsa, düşünce ve yönetim bakımından yönettiklerinden biri hâline gelir...
Kitaplar ve tarihsel gelenekler bunu söyler. Ancak bizim hükümdara gelince durum farklıdır:
"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karara sadece sessiz kalırım; ama onu kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum." sözleri, anayasal düzen açısından uzun süre tartışılmıştır...
Oysa Anayasa'nın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kişi ve kuruluşları bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Anayasa hükümlerini tanımamak veya bunlara uymamak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz...
Mart 2014'te, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisindeki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi inşaatı hakkında mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı vermesi üzerine Recep Tayyip Erdoğan'ın, "Gücünüz yetiyorsa gelin yıkın." dediği kamuoyuna yansımıştır.
Devleti yönetenler anayasa ve yasalara uymadığında, hukuka aykırı davranışlar cezasız bırakıldığında, ne kadar yeni yasa çıkarılırsa çıkarılsın hukuk devleti zayıflar...
Yasaların herkese eşit uygulanmadığı bir düzende, kanunların caydırıcılığı da büyük ölçüde ortadan kalkar.Bilgiye ve bilimin rehberliğine değer vermeyen bir hükümdarın, egemenliğini bilgi üzerine inşa etmesi de mümkün değildir...
Bir hükümdarın en büyük gücü, ordusu ya da hazinesi değildir; en büyük gücü hukuka bağlılığıdır. Hukuk hükümdarın üzerinde olduğu sürece devlet ayakta kalır. Hukukun hükümdarın emrine girdiği yerde ise devlet, kurum olma niteliğini yitirir; kişilerin iradesiyle yönetilen bir düzene dönüşür...
Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur. Kendisini hukukun üstünde gören yöneticiler, başlangıçta güçlü görünseler de sonunda ya halkın vicdanında ya da tarihin yargısında mahkûm olmuşlardır. Çünkü iktidar geçicidir, hukuk ise devletin kalıcı temelidir...
Devlet, kişilere göre değil kurallara göre yönetildiğinde güven verir. Kuralların kişilere göre değiştiği yerde adalet duygusu zedelenir. Adaletin zedelendiği toplumlarda ise güven kaybolur; güvenin olmadığı yerde yatırım, üretim, huzur ve gelecek umudu da giderek yok olur...
Hükümdar yalnızca kendi taraftarlarının değil, kendisine oy vermeyenlerin de yöneticisidir. Bu nedenle tarafsız olmak, hukuka eşit mesafede durmak ve devletin bütün kurumlarını kişisel iradenin aracı hâline getirmemek zorundadır. Aksi takdirde devlet ile iktidar birbirine karışır; kamu yararı yerini siyasal çıkarlara bırakır...
Bilimden uzaklaşan yönetimler önce aklı, sonra liyakati kaybeder. Liyakatin yerini sadakat aldığında ise devlet kurumları zayıflar. Devletin hafızası silinir, deneyim değersizleşir, ehliyet yerine bağlılık ölçü hâline gelir. Bunun bedelini yalnız bugünün insanları değil, gelecek kuşaklar da öder...
Bir hükümdar eleştiriden korkmamalıdır. Çünkü eleştiri, düşmanlık değil; yanlışın görülmesini sağlayan bir aynadır. Aynayı kırarak yüzündeki kusuru yok edemezsin. Gerçek dost, alkışlayan değil; gerektiğinde yanlışını söyleyendir.
Devleti ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Kanunların uygulanacağına duyulan inançtır...
Vatandaş, hukukun herkese eşit uygulanacağına inanıyorsa devlet güçlüdür. Bu inanç ortadan kalktığında ise en mükemmel yasalar bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur...
Sonuç olarak hükümdarı bağışlamak, alkışlamak, onun yaptığı her yanlışı görmezden gelmek değildir. Asıl bağışlanamaz olan, yanlışları bilip susmaktır. Çünkü suskunluk, hatayı büyütür; büyüyen hata ise yalnız hükümdarı değil, bütün ülkeyi ağır sonuçlarla karşı karşıya bırakır...
Bir devletin gerçek gücü saraylarının büyüklüğüyle değil; mahkemelerinin bağımsızlığı, kurumlarının saygınlığı ve vatandaşlarının adalete duyduğu güvenle ölçülür. Hükümdarlar gelir geçer; fakat hukuk yaşarsa devlet yaşar. Hukuk zayıflarsa, en güçlü görünen iktidarlar bile gün gelir kendi ağırlıkları altında çöker. Tarihin değişmeyen hükmü budur...
*Mühendis...
* Bu bir editöryal haberdir.








