*Veli BAYRAK yazdı...
“Ankara’ya hastaneye geldik.” dedi kasketli adam. “Songül hasta. Bir çıkarına bakacağız.”
Ankara Otogarı’ndan, Gazi Hastanesi’ne doğru giderken solda reklâm panolarının altında taştan bir duvar vardır. Kadın ve çocuğuyla birlikte orada otururken gördüm adamı. Bir ihtiyaçları olabileceğini düşünerek, “Gideceğiniz yer uzaksa taksiciyle konuşur ücretini hallederim.” dedim...
Kadın öne eğmişti başını. Çocuk annesinin kucağında uyudu uyuyacak bir sağa bir sola dönüp duruyordu. Kasketini çıkartıp bana bakındı adam:
“Biz dilenci değiliz.” dedi, “Yol bilmiyoruz.”
O an öyle utandım ki artık onları orada bırakıp gidemezdim. Zor toparladım cümleyi:
“Elbette parasını siz ödeyeceksiniz ama adres bilmiyorsanız işiniz zor. Taksiciler sizi dolaştırır diye öyle söyledim.” deyip suçu taksicilere attım. Samimiyetime inanmış olmalıydı adam:
“Hacettepe Hastanesi’ne gideceğiz.” dedi, “Bugüne randevumuz var.”
Fırsat bu fırsat deyip adama kendimi tanıttım. Gazeteci olduğumu söyledim. İstanbul Kitap Fuarı'ndan döndüğümü anlatınca biraz daha rahatladı. Elimde tuttuğum bavulu gösterip, “Taksiye binip Sıhhiye yönüne doğru gideceğim. Hacettepe Hastanesi yolumun üzerinde, isterseniz birlikte gideriz.” dedim.Erzurum, Hınıslıymış adam. Adı İbrahim’miş: “Bizim oralarda bana Sarı İbrahim derler.” dedi, “Aslında rengimiz karadır. Ama bir ben çıkmışım nasılsa? O yüzden lakabımı böyle koymuşlar.”
Rençbermiş Sarı İbrahim. Koyunları kuzuları varmış. Karısı Songül çok nefis peynir yaparmış. Beş çocuğu varmış Sarı İbrahim’in. En büyüğü on beş en küçüğü dört yaşındaymış:
“Bu gördüğün Senem.” dedi, “En küçüğümüz. Şu anda 4 yaşında. Songül ise karım. Sara hastasıdır. Eskiden ayda bir nöbet geçirirdi şimdi günde iki kez geçirdiği bile oluyor. Ama sara hastalığı için gelmedik buraya. Yaklaşık iki sene önce bir hastalık geçirdi Songül. Birden konuşamamaya başladı. Anlayacağın eskiden sadece sara hastasıydı şimdi ahraz oldu. Ahraz bildin mi? Bizim oralarda konuşamayana derler. Erzurum’da gitmediğim doktor kalmadı. Sonunda dediler ki çaresi Hacettepe Hastanesidir. Bu yüzden düştük yollara.”
Sonra heybesinin üstünde duran soğan taneciklerini gösterdi Sarı İbrahim:
“Bu soğanlar Songül nöbet geçirirse onu yere yatırıp burnuna tutmak için. Gördüğün gibi yolda yeriz diye hazırladığımız azıktan bile öncelikli soğanlar. Azık en altta soğan en üste.”
Tüm bunları Sarı İbrahim yorulup, elimdeki valizi yere koyup yanlarına oturduğumda anlatmıştı. Ama her ne dedimse birlikte taksiye binmeyi kabul ettirememiştim. Baktım ısrar ettikçe yanlış anlaşılacağım:
“Bari karşıya geçireyim sizi. Ters yönde oturuyorsunuz.” dedim...
Karşıya geçmemizle birlikte bir taksi çevirip Sarı İbrahim ve ailesini taksiye bindirip şoföre, “Hacettepe Hastanesi’ne götür.” dedim. Sarı İbrahim ön koltuğa oturmadan önce elimi sıkıp bana teşekkür etti. Yaklaşık on dakika sonra da ben binmiştim taksiye. Yolumuz aynı güzergâhtaydı...
Benim bindiğim taksi Tandoğan Meydanı’nı geçip tren garı güzergahına doğru döndüğünde sağda küçük parkın kenarında Sarı İbrahim ve ailesini gördüm birden. Acilen taksiciye durmasını söyleyip indim arabadan ve ücretini ödeyip gönderdim onu...
Küçük Senem çimenlerin üzerine uzanmış uyuyordu. Sarı İbrahim ise sara nöbeti geçiren karısı Songül’ü boylu boyunca yere yatırmış ikiye ayırdığı soğanı karısının burnuna tutuyordu. Beni görünce sevinir gibi oldu Sarı İbrahim:
“Ellerini tut.” dedi, “Çırpındıkça kendine zarar veriyor.”
Gerçekten de yere sırtüstü uzanmış, ağzında biriken köpükleri sağa sola savurup çırpınıp duruyordu kadın.Yumruğunu sıkmıştı. Sarı İbrahim açmamı söyledi : “O zaman rahatlar.”
Bu arada onları götüren taksici geldi yanımıza. Bana, “Birader.” dedi, “Bunlar hep numara. Para koparmak istiyorlar.”
Cebimden taksicinin ücretini çıkartıp verdim:
“Bunlar tanıdıklarım.” dedim, “Sen işine bak.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra kendine gelebilmişti kadın. Bu arada çocuk uyanmış gözlerimin içine bakarak ağlıyordu : “Su! Ağabey su.”
Bir koşu tren garına gidip içecek ve yiyecek bir şeyler alıp geri döndüm. Tedirgin olmuştu Sarı İbrahim. Rahatlattım onu: “Burada size kimse bir şey diyemez rahatınıza bakın.”
Suyun birini açıp küçük Senem’e verdim. Bir yudum içtikten sonra geri kalanını annesinin yüzüne döktü Senem. Sonra eliyle annesinin yüzünü sildi. İçimden, demek çocuk alışık diye geçirdim. Zaten öyle yaptıkça annesi daha da çabuk geliyordu kendine. Kadın iyice kendine geldikten sonra bir on dakika daha oturduk orada. Sonra hepimiz aynı taksiye binip Hacettepe Hastanesi’ne gittik...
Taksiden iner inmez, “Doktorla görüşmeden sizi bırakmam.” dedim. Güldü Sarı İbrahim,“Yok desem bile gitmeyeceksin. Bu yüzden işimiz bitene kadar bize yardımcı olabilirsin.” dedi...
Günün sonunda tahliller ve sonuçları dâhil toplam dört saat birlikte zaman geçirmiştik. Doktor, “İki ay sonra tekrar geleceksiniz.” deyip Sarı İbrahim ve karısını odasından gönderdiğinde koridorda sandalyede uyuyordum. Sarı İbrahim kaldırmıştı beni: “Zahmet verdik ama biz gidiyoruz artık. Doktor iki ay sonrasına gün verdi.”
Hastane kantininde yemek yedikten sonra yine bir taksiye binip terminale götürdüm onları. Otobüs ücretini vermek istedim ama kabul etmedi Sarı İbrahim: “Bizim durumumuz iyidir, zayıf tarafımız hastalığadır.”
Otobüse binmeden önce telefon numaramı istedi, “Gelince sana köy peyniri getireyim.” dedi. Bir kâğıda yazıp verdim telefon numaramı. İki ay sonrasına sözleşip yolcu ettim onları. Otobüs çıkış kapısına doğru yöneldiğinde camdan her üçü bana el sallıyordu. İki ay geçti. Sonra üç ay. Aramadılar. Ben de hayatın telaşına kapılıp onları düşünemez oldum...
Aradan bir sene kadar geçmişti ki bir akşamüzeri telefonum çaldı. Daha önce hiç duymadığım bir ses yarı Türkçe yarı Kürtçe: “Ben Songül, Sarı İbo’nun karısı.” diyordu...
Hemen hatırladım Sarı İbrahim ve ailesini. Doğrusu o günden sonra neden aramadılar diye çok merak etmiştim. Fakat anlaşılan önemli bir gelişme olmuş ve artık Sarı İbrahim’in karısı Songül konuşabiliyordu...
Çok sevindim buna. Kadına, Ankara’ya geldiklerinde neden beni aramadıklarını sordum. Bir süre sessiz kaldı kadın. Yutkundu. Ağladığı her halinden belli oluyordu: “İbo” dedi “öldü.”
Sonra bir sessizlik daha oldu telefonda. Birkaç kez “Alo” diye bağırdım kimse duymadı. Telefonda seçemediğim çocuk sesleri gelmeye başladı. Kimi “Aney” diye bağırıyor kimi “Soğan nerede?” diye soruyordu. Belli ki kadın sara nöbeti geçirmiş ve benimle konuşurken yere yığılmıştı...
Bekledim telefonda öylece bekledim. Kapatmadım da telefonu. On dakika sonra bir çocuk sesi geldi telefonun ucundan. Küçük Senem’in sesiydi bu:
“Su!” diyordu “Ağabey su!”
*Yazan: Veli Bayrak (Yazar)
"Sara" isimli kitabımdan
* Bu bir editöryal haberdir.








