Veli BAYRAK yazdı...
[email protected]
Askerliğimi yaparken altı ay kadar kısa bir süre vekil öğretmen olarak görev aldığım köyde Kâmil Çavuş isminde yaşlı biri vardı. Bütün köy ondan, "Hiç nefes almadan beş dakika durabiliyor." diye söz ederdi. Bu sözü birkaç kişiden duyunca, "Tutuyorsa tutuyor. Kime ne faydası var?" diyerek kestirip attım...
O gün öğrencileri evlerine gönderdikten sonra okulun bahçesinde ağaçları suluyordum ki biri geldi, "Öğretmen bey" dedi "Haberin yok galiba. Bizim köyden Kâmil Çavuş ölmüş. Cemaat cenazeyi kaldırmak için köy meydanında toplanmış bekliyorlar."
İşimi gücümü bırakıp köy meydana doğru koştum. Hemen girişte muhtar karşıladı beni. Kulağıma, “Seni Allah’mı gönderdi?” dedi. Şaşırdım kaldım. Muhtara “Yok,” dedim “ben kendim geldim.”
Meğer o gün camii imamının işi çıktığı için kasabaya gitmiş. Cemaat bir süredir cenaze başında İmamı bekliyormuş. Muhtar kulağıma, “Vallah öğretmen bey," dedi, "cenaze kokacak diye korkuyoruz. Sen okumuş adamsın. Yol yordam bilirsin. Geç şu tabutun başına da cenaze namazını sen kıldır. Bu deyyusun geleceği yok.”
O kadar dil döktüm, “Beni bu işlere karıştırmayın. Mümkünü yok beceremem.” diye ama dinleyen kim? Üstelik etraftan pohpohlayanlar da çoğalmaya başladı:
“Sen okumuş adamsın.”
“Sen bilirsin.”
“Bu deyyusun geleceği yok.”
“Cenaze ortada mı kalacak?”
İtiş kalkış bir anda kendimi tabutun arkasında buldum. Bir taraftan da gözüm kasaba yolunda. Ne olur ne olmaz İmam çıkar gelir diye oyalanıp duruyorum. Bir süre tabutun başında bekledim. Baktım olmayacak bir işe yarayacakmış gibi tabutun sağına soluna bakınıp birine, “Cenazeden sonra tabutu bir güzel gözden geçirin. Şurada bir yerde delik var maazallah su sızabilir.” dedim...
Sonra muhtarı yanıma çağırdım, “Rahmetliyi yıkadınız mı?” diye sordum. Muhtar “Yıkadık” dedi. Baktım bu muhabbetten fazla zaman kazanamayacağım uzatmaya karar verdim. Bu yüzden muhtara, “İyice yıkadınız mı?” diye sordum. Muhtar, “Kendim yıkadım." dedi. "İkide kese attım.”
Muhtarla konuşuyoruz ama bir taraftan da gözüm kasaba yolunda. Her an bir minibüs çıkabilir de İmamı cenazeye yetiştirebilir diye. Ama kimseler yok. Muhtara, “Kefeni iyice sardınız mı?” dedim. Muhtar “Sardık.” dedi. Gözünün içine baktım “İyice sarsaydınız.” dedim. “Bezden kaçmayaydınız.”
Sonra edemedim tabutun kapağını açtım. Baktım rahmetliyi kefene iyice sarmışlar ama her iki kolu da olduğu gibi dışarda. Muhtara, "Ben tabutun içinde iki kolu dışarda olan birinin cenaze namazını kılamam." dedim. Muhtar yalvaran gözlerle bana bakıp, “Kendisi öyle istedi.” dedi. “Rahmetli sıkıntıya gelemiyordu. Bu yüzden eli kolu dışarıda olsun istiyordu.”
Çaresiz tabutun kapağını örttüm. Muhtar yerine geçti. Bir kaç dakika daha sağa sola baktıktan sonra tam “Ey cemaat” diye sonunun nereye varacağını bilmediğim bir konuşmaya başlayacaktım ki tabutun kapağı açıldı. Ben kendimi beş metre geriye attım. Cemaatten kaçanlar, bağıranlar, tekbir getirenler...
Kaçan kaçtı, kaçmayanlar da muhtar ve Kamil Çavuşun akrabaları olmak üzere tabutun başına gelip adamı dışarı çıkartıp musalla taşına yatırdılar. Meğer adam ölmemiş. Belli ki nefessiz yaşayabilme rekorunu kırmaya karar vermiş!
Durum anlaşılınca insanlar tekrar meydanda toplanmaya başladı. Kimi eski rahmetlinin başına toplandı kimi benim yanıma geldi. Yanıma gelenler bana dokundu. Kimi el sürdü kimi boynuma sarıldı. İçlerinde en yaşlı olanı gelip cemaate beni göstererek “Ne de olsa okumuş adam.” dedi. “Baksana ölüyü bile diriltti.”
Yaklaşık altı ay kadar o köyde öğretmenlik yaptım. Bir lojmanda kalıyordum ve bu zaman içerisinde gelenim gidenim hiç eksik olmadı. Bir çoğu bana “Ermiş” muamelesi yapmak istedi ama buna kesinlikle müsaade etmedim. Görev sürem bitip de Ankara’ya döndükten yıllar sonra o köye yeniden uğradım...
Okul duruyordu ama öğrenci olmadığı için çoktan kapatılmıştı. Köylüler lojmanı misafirhane yapmışlar ama ne gelen vardı ne giden. Kamil Çavuş'un dirildiği yere bir ağaç dikmişlerdi. Onun da yanına küçük bir kulübe kondurup ağacı dilek ağacına çevirmişler...
Kimi evlenmek için dua edip çaput bağlıyor, kimi çocuğu olsun istiyor, kimi de ölen yakınlarının tekrar dirilmesini istiyordu. Acizane kulübenin ismini de bizim olaydan esinlenip koymuşlardı:
"Ölüyü dirilten baba türbesi.."
*Yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








