BİROL KESKİN'İN YAZISI...
[email protected]
Akıl, insan ve özgürlük üzerine zamansız bir deneme...
İnsanın bu evrendeki serüveni, maddesiz bir hiçlikten başlayıp göğün katlarını ve uzayın sonsuzluğunu kucaklayan devasa bir zihinsel sıçramadır. Bu sıçramanın başrolünde ise her şeyi var eden, anlamlandıran ve şekillendiren en temel enstrüman vardır: Akıl...
Sıfır noktasından bugüne gelen insanlık, aklını bir pusula gibi kullanarak hayatta kalma mücadelesini bir medeniyet inşasına dönüştürmüştür. Önce ateşi bulmuş, doğanın karanlığını ve soğukluğunu alt etmiştir. Ardından avlanmayı, pişirmeyi öğrenmiş; biyolojik sınırlarını aşarak gökyüzüne yükselmiş, bulutların üzerine çıkmış ve hatta Ay'a ayak basmıştır...
Ancak bu büyük yolculuğun en sessiz ve en güçlü devrimi belki de ateşten bile önce gerçekleşmiştir: Yazının icadı. Yazı, insanın zamanın yıkıcı etkisine karşı kazandığı ilk büyük zaferdir. Yazı olmasaydı; bir neslin acıyla, deneyimle ve gözlemle elde ettiği birikim bir sonraki nesle aktarılamaz, medeniyet her defasında yeniden başlamak zorunda kalırdı. Arşivler, kütüphaneler ve kitaplar, insanlığın ortak hafızasıdır. Bugün modern çağda nefes alabiliyorsak, geçmişin bilgi ve birikimine tutunabildiğimiz içindir...
Ne var ki sosyolojik ve felsefi açıdan bakıldığında karşımızda büyük bir çelişki durmaktadır. Bu kadar donanımlı, sorgulama ve üretme potansiyeline sahip olan insan, aklını en çok da kullanmamayı seçmektedir. Çünkü düşünmek emek ister. Sorgulamak cesaret ister. Zihin ise çoğu zaman hazır olana yönelmeye eğilimlidir. Doğmaları, manipülasyonları ve popüler akımları sorgulamadan kabul etmek, kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenmekten daha kolaydır...
İşte tam da burada insan, en değerli hazinesini başkalarına teslim etmeye başlar. Aklını kullanmak yerine onu bir gruba, bir lidere, bir ideolojiye ya da kalabalıklara emanet eder. Oysa sorgulamayan insan, kendi potansiyeline ihanet eder. Bu, aklın gönüllü sürgününden başka bir şey değildir...
Aklını özgürce kullanan, vicdanının süzgecinden geçiren, aklına merhameti ve adalet duygusunu katmayı başaran insanlar gerçek anlamda birey olabilirler. Çünkü tarih, salt soğuk aklın, erdemden yoksun kaldığında nasıl büyük felaketlere ve tahribatlara yol açtığını acıyla kaydetmiştir. Aklı insani erdemlerle yoğurmak, işte o zaman insan olmanın doruk noktasıdır. Aklını kiraya verenler ise zamanla kendi iradelerini de kaybederler. Onlar artık düşüncenin öznesi değil, başkalarının yazdığı senaryonun figüranları hâline gelirler...
Tarih bize şunu göstermektedir: Güç odakları, sorgulayan bireylerden hiçbir zaman hoşlanmamıştır. Çünkü bağımsız bir akıl, itaat zincirini kırabilecek en güçlü kuvvettir. Bu nedenle günümüz dünyasında dijital algoritmalar, tüketim kültürü, sosyal medya ve ideolojik yankı odaları çoğu zaman insanı düşünmekten uzaklaştıran, sürekli meşgul eden ve yönlendiren mekanizmalara dönüşmektedir. Oysa bu mekanizmalara karşı teslimiyetçi olmak zorunda değiliz. Eleştirel düşünme becerisi, medya okuryazarlığı ve erken yaşta başlayan felsefi sorgulama eğitimi, bireyin bu kuşatmayı fark etmesini ve kendi zihinsel haritasını çizmesini sağlayabilir. Algoritmalar bizi tanımlarken, biz de onların kör noktalarını sorgulamayı öğrenmeliyiz. Bu, zihinsel bağımsızlığın ilk pratik adımıdır...
Aklını kullanmayan toplumların bedelini yalnızca bireyler değil, demokrasiler de öder. Çünkü sorgulamanın zayıfladığı yerde siyaset, toplumun sorunlarını çözme sanatı olmaktan çıkar; algıları yönetme sanatına dönüşür...
Bugün Türkiye'de yaşanan kutuplaşmayı, siyasal gerilimleri ve demokrasi tartışmalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Kutuplaşmanın yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de dönüştürdüğü bu zihinsel iklimde, herkes kendi payına düşeni sorgulamak zorundadır. Toplumun ekonomik sıkıntıları, adalet arayışı, eğitim, üretim ve gelecek kaygısı ortada dururken, yapay gündemlerin sürekli öne çıkarılması insanların dikkatini gerçek sorunlardan uzaklaştırmaktadır...
Türkiye uzun yıllardır yalnızca siyasal olarak değil, zihinsel ve duygusal olarak da keskin kamplara ayrılmış durumdadır. İnsanlar artık fikirleri tartışmaktan çok kimlikleri savunmaktadır. Böyle bir ortamda akıl geri çekilir; öfke, aidiyet ve kör sadakat düşüncenin önüne geçer. İnsanlar neye inanacaklarına, neye öfkeleneceklerine ve neyi savunacaklarına çoğu zaman kendi akıllarıyla değil, başkalarının oluşturduğu gündemlerle karar verir hâle gelirler. Oysa yoksulluğun, adaletsizliğin ve liyakatsizliğin kalıcı hale gelmesi, çoğu zaman sorgulama kültürünün zayıfladığı toplumlarda daha kolay mümkün olur...
İnsan olmak nerede başlar?
İnsan olmak; önüne konulanı sorgulayabilmekle, "Neden?", "Nasıl?" ve "Acaba?" diyebilmekle başlar. Gerektiğinde kalabalıktan ayrılmayı göze alarak kendi vicdanının ve aklının sesini dinleyebilmektir...
Başkalarının akıllarıyla yürüyenler yalnızca kalabalığın bir parçasıdır. Kendi aklının sorumluluğunu üstlenenler ise gerçek anlamda birey olur. Aklını kiraya vermemek çoğu zaman yalnız, zor ve engebeli bir yolu seçmektir. Ama insanın kendi özüne ulaşmasının başka bir yolu da yoktur...
Çünkü özgürlük önce zihinde başlar...
İnsan olmak, aklını kullanma cesaretini gösterebilmektir. Aklını kiraya verenler kalabalıkların içinde kaybolur; aklını özgür bırakanlar ise yalnızca kendi hayatlarını değil, toplumların geleceğini de değiştirirler...
Çünkü insan olmak, aklını kimseye kiraya vermemektir. Özgür bir akıl, özgür bir insanın ve özgür bir toplumun ilk şartıdır...
*Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








