*Atilla KESKİN yazdı...
Fotoğraf:İrfan Erdoğan...
Vedat ağabeyi, Türkiye halklarının yiğit bir devrimcisini bundan on sene önce kaybettik.
Vedat Türkali Türkiye'nin en önemli yazarlarından, rejisörlerinden biriydi...
O hep ezilenlerin yanındaydı; tüm yaşantısı boyunca barış, insan hakları, özgürlük ve demokrasi için mücadele etti...
O'nunla ilgili çok fazla şey yazıldı. Ama ben bu yazımda sevgili ağabeyimin, dostumun, yoldaşımın farklı pek de bilinmeyen yönlerini anlatacağım . O zaman siz komünist Abdülkadir Pirhasan'ı,sanat dünyasındaki adıyla Vedat Türkali'yi daha iyi tanıyacaksınız...
Önce çok kısa yaşam öyküsü...
1919 senesinde Samsun'da yoksul bir ailenin evladı olarak dünyaya gelir...
1930'lar Samsun'u başka kentlerden gelen yoksul insanların çok fazla olduğu bir küçük kenttir.
“ Lisedeyken bu yoksul işçilere, özellikle de Kürt işçilerine evlerine göndermek için mektuplar yazardım,“ diye anlatmıştı. Bir mağazada hamalbaşı olarak çalışan babası dindardır. Cumhuriyeti ve Atatürk'ü sevmez. Hatta Atatürk'ün deccal olduğunu söyler...
“ En zor günlerim daha çocukken gittiğim Kuran kurslarıydı.Tam beş kere hatim indirdim. Babam bazan teravi namazlarını evde kıldırır, ben de Müezzinlik yapardım...
Liseye gitmesi için uzun bir yol katetmesi gerekmektedir...“ Yollar çamur, doğru dürüst giysilerim yok...“ Ama o günlerin Türkiye'sinde okumak bir ayrıcalıktır...
Samsun'daki kütüphanenin kurdu olur. Ahmet Haşim'leri, Cahit Sıtkı'ları, Nazım Hikmet'i ilk kez bu kütüphanede okur...
Sefer Aytekin isimli bir bektaşi öğretmen aracılığıyla Samsun'daki komünist işçilerle tanışır.
Sonra ver elini İstanbul. Edebiyat fakültesine kaydolur. Ama yemek ve barınmak için parası yoktur. “ Zorunlu“ olarak askeri öğrenci olur. Artık komünisttir...
Mezun olunca askeri okullarda öğretmen olarak çalışır. 1951 tevkifatında tutuklanır, dokuz sene ceza alır. Yedi sene yattıktan sonra tahliye olur.
“ Cezaevinden çıktığımda karnımı doyurmak için bir arkadaşımla kitabevi açtık. Ama olmadı para kazanamadık. Sinemayı çok seviyorum, şiirler yazıyorum, baktım iyi bir şair olamayacağım, senaryolar yazmaya başladım.“
“ Gece sabaha kadar yazıyorum, yazdığım sayfaları kapı altına bırakıyorum; gelip alıyorlar o sahneler çekilirken ben yenilerini yazıyordum.“ Vedat ağabey yaşantısını anlatırken bugün geldiği noktanoktanın adeta iğneyle kuyu kazarak geldiğini görüyorsunuz...
O 1960'larda pek çok filmin senaryosunu yazar. Ama en sevdikleri: Karanlıkta Uyananlar ve Otobüs Yolcuları'dır. Sonra kitapları...
Tümünü okuduğum kitaplarını böyle bir makaleye sığdırmak olanaksızdır. Buna gerek de yok. Kitapları, senaryoları, şiirleriyle ilgili çok fazla yorum yazıldı zaten. Sadece şunu belirteyim: Romanları kurgu olmasına rağmen gerçekle iç içedir. Romanlarında adı geçen sokaklar, evler bile gerçek hayatta vardır. Vedat abi kitaplarında Türkiye'nin son yüzyılının panaromasını çizmiştir adeta...
Burjuvalar, küçük-burjuvalar işçiler, devrimciler...Direnen, savaşan devrimciler vardır roman kahramanları içinde. Öte yandan inançlarını yitirmiş, korkmuş, sinmiş, daha iyi bir yaşam için köşesine çekilmiş, bir zamanların devrimcilerini de bulabilirsiniz kitaplarında...
Ben bu yazımda onun yapıtlarını anlatmayacağım. Başta da belirttiğim gibi Başka bir Vedat Türkali'yi anlatacağım...
DÜNYA PAYLAŞTIKÇA GÜZELLEŞİR...
İlk yüzyüze tanışmamız ozamanlar yaşadığım F.Almanya'nın Mönchengladbach kentinde oldu. Kendisi için bir okuma akşamı düzenledik. Toplantı öncesi şunları söylemişti: “ Şu kadar para isterim, ayrıca kalmam için sert yataklı bir otel.“ İstediklerini yerine getirdik ve çok güzel bir toplantı oldu.
İki gün kadar yanımda kaldı ve kendisini daha iyi tanıma olanağım oldu. Son gün. Gidecek. “ Atilla bu kentin özel bir tatlısı var mı?“ diye sordu. Kaldığım kentte çok pahalı içine şampanya konulan pralinler yapar bir dükkân var. Birlikte gittik o mekana. Vedat ağabey, neredeyse bizden talep ettiği paranın yarısıyla bu pralinlerden aldı...
Dükkândan çıkınca :“ Vedat ağabey kızmazsan ber şey soracağım,“ dedim.
"Sen bizimle pazarlık yaparak toplantı için bir para talep ettin, şimdi neredeyse bu paranın yarısını harcayarak pralin aldın.“ Durdu, gözlerimin içine bakarak:
"Bak Atilacım, ben buradan İngiltere'ye gideceğim. Orada pek çok dostum var. Ben bu paketleri o dostlarıma vereceğim. Onların sevindiğini görmek beni mutlu eder. Unutma bu dünyayı ancak paylaşarak güzelleştirebiliriz.“ Bu Vedat ağabeyin düşüncelerinden öte pratikte tanık olduğum ilk yaşam dersiydi...
27 sene sonra gidebilmiştim Türkiye'ye. Kumkapıda kendi seçtiği koca bir kalkan balığı ve hamsileri pişirterek nefis bir ziyafet çekti. Balık sevmeyen eşim Güler bile çok severek yemişti o balıkları. Elbette yalnız değildik. On kadar sinemacı dostuyla birlikteydik. Seçimler öncesiydi. Kumkapı'da kendisini tanıyan özellikle Kürtler çevresini sarmıştı. Vedat ağabey,"Türkiye'nin demokratlaşabilmesi için Kürt ilericilerinin, sosyalistlerin meclise girmesinin çok önemli olduğunu,“ anlattı onlara...
Ne zaman kendisini ziyaret etsem, hep dostlarıyla birlikte ziyafet sofrasına oturmuşumdur. Oysa bu kitaplarından, Fatma Gülün Suçu Ne gibi dizi yapılan senaryolarından çok para kazanan Vedat ağabey kirasını ödemekte sıkıntı çektiği için daha küçük bir eve taşınmak zorunda kalmıştı...
SOHBETLERİNİ HEP FIKRALARLA SÜSLERDİ...
Çok fıkra anlatırdı ama anlattığı fıkralar genellikle ders niteliğinde olurdu...
"Yurt dışından arkadaşlar ziyaretime gelmişti. İçlerinden birisini tanımıyordum. Kim bu dost? Diye sordum.'Vedat ağabey bu arkadaş 4 K dediler.'
Malum Türkiye'de 3 K olmak hep insanın başına dert açar. Komünist, Kızılbaş ve Kürtsen başın beladan kurtulmaz. İyi de bu dördüncü K nedir? Diye sordum. Bu arkadaş, Komünist, kızılbaş, Kürt aynı zamanda kapitalist, bu nedenle ona dört K diyoruz' dediler. O zaman onlara bir fıkra anlattım. Malum, üç ayağı sekili atlar çok iyi koşar ve en makbul at cinsidir...
Büyük bir köyün ağasının kıymetli atı doğum yapmaktadır. Ağa oğluna ' koş ahıra, bak bakalım doğan atın ayağı sekili mi?'der. Çocuk koşarak gelir,baba müjde ilk ayağı çıktı sekili. Bu müjden için al sana bir altın. Git bakalım öteki ayaklarına...Çocuk yine geri gelir baba diğer iki ayağı da sekili...O zaman al iki altın daha. Çocuk yine ahıra gider gelir. 'Baba der atın dördüncü ayağı da sekili.' Ağa 'şimdi ananın hörekesini gördün, ver üç altını geri,“ der. Çünkü üç ayağı sekili atlar ne kadar kıymetliyse, dört ayağı sekili atlar da o kadar kıymetsiz olurmuş.Ben bu fıkrayı arkadaşlara anlattım, artık onlar ne anladı bilmiyorum,“ demişti...
Mönchengladbach'ta bizim evdeyiz. Dışarı çıkacaktık ama başı döndü biraz oturmak istedi. Ben fırsattan istifade çok merak ettiğim bir şeyi sordum...
"Vedat ağabey sen Güven romanında çok güzel bir kadını anlatıyorsun. Anlatımın o kadar canlı ki, kendi kendime insan ancak iyi tanıdığı birisini bu kadar güzel betimleyerek anlatabilir, ne dersin böyle bir kadını tanımış mıydın?“ dedim. Keşke sormasaydım. Biraz durdu ve gözlerime bakarak anlatmaya başladı...
"Nasrettin hoca bir gün kaldırımda yürüyormuş. Tanışlarına rast gelmiş. Demişler ki: 'Hoca bak karşı kaldırımda mis gibi kızarmış bir baklava tepsisi götürüyorlar.' Bana ne, demiş Nasrettin Hoca. Tanışları, 'İyi de Hoca bu baklava tepsisi sizin eve gidiyor.“ Bunu duyan Hoca,' O zaman size ne eşşek herifler,' demiş.“
Fıkra bitince: “ Başımın dönmesi geçti hadi gidelim,“ dedi. Dersimi almıştım, bir daha da böyle sorular sormadım...
Düşmüş kalçasını kırmış ve ameliyat olmuştu. Duyar duymaz telefon ettim:
"Nasılsın ağabey?"
"İyiyim, iyiyim de ameliyattan sonra başıma kötü bir şey geldi."
"Hayırdır, ne oldu ki?“
"Yahu hiç sorma? ….... gibi aksayarak yürümeye başladım. (Kimden bahsettiğini sanırım anlamışsınızdır.)
Sağlığına ve yemeklerine çok dikkat ederdi. Kuvvetli bir sabah kahvaltısında muhakkak kendi çoğalttğı kefiri içer, az yağlı peynir ve balı ihmal etmezdi. Öğlen ve akşam yemekleri ise çok hafif olurdu.
“Ağabey sağlığına çok dikkat ediyorsun,“ dediğimde, yine hiç unutmadığım nefis bir yanıt vermişti:
"Eee Atilacım benim yaş doksana geldi. Bu memlekette insanların yaş ortalaması altmışın altında. Ben şimdilerde başkalarının 'hakkını' yiyorum, bu nedenle dikkat etmem gerekiyor.“
89 Yaşındayken sohbet ediyoruz. “ Atillacım, ben senaryo yazmayı çok severim, biraz daha yaşlanınca yine senaryo yazacağım.“ demişti ve şaka etmiyordu...
96 yaşında vefat etmeden önce hâlâ yazıyordu.
Vedat Ağabey'le televizyon için uzun bir söyleşi yapmıştım. Çözümünü yaptım. Becerebilirsem basılması için çaba harcayacağım...
*Yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








