HABER MERKEZİ : Bugün Almanya Saksonya-Anhalt eyaleti seçimlerinde faşist, ırkçı ve aşırı milliyetçi AfD’nin birinci parti olarak çıkması artık bir sürpriz olmaktan çıkmıştır. Avrupa’nın birçok ülkesinde benzer bir siyasal tabloyla karşı karşıyayız...
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Faşist ve ırkçı partiler neden bugün yükseliyor?
Bunu yalnızca göçmen karşıtlığına, kültürel gericiliğe, popülizme ya da toplumun sağa kaymasına bağlamak, meselenin özünü görmemektir...
Faşizmin yükselişinin maddi zemini kapitalist sistemin içine bakılmadan anlaşılamaz...
Kapitalizm kriz üreten bir sistemdir. Ekonomik krizler derinleştiğinde, işsizlik ve yoksulluk arttığında, ücretler gerilediğinde, sosyal haklar budandığında ve geleceğe ilişkin güvensizlik büyüdüğünde toplumun geniş kesimlerinde öfke birikir...
Üstelik Avrupa’da bu tabloya savaş politikaları, silahlanma yarışı ve savaş ekonomisinin büyütülmesi eklenmektedir...
Burjuvazinin temel korkusu, bütün bu öfkenin gerçek kaynağına, yani kapitalist sömürü düzenine yönelmesidir...
İşte faşist hareketlerin tarihsel işlevlerinden biri tam burada ortaya çıkar...
Kitlelerin öfkesini kapitalist sisteme karşı örgütlemek yerine, bu öfkenin hedefini değiştirirler...
İşsizliğin nedeni göçmenlerdir.
Yoksulluğun nedeni mültecilerdir.
Konut krizinin nedeni yabancılardır.
Ücretlerin düşmesinin nedeni başka ülkelerden gelen işçilerdir.Toplumsal çürümenin nedeni kadınlardır, gençlerdir, LGBTİ+ bireylerdir.
Güvenlik sorunlarının nedeni azınlıklardır...
Böylece gerçek fail görünmez hale getirilir...
Sermaye yerinde durur...
Sömürü düzeni yerinde durur...
Fakat öfkeli kitlelerin bakışları başka bir yöne çevrilir...
Bu nedenle faşizmin en tehlikeli yanı yalnızca ırkçı söylemleri değildir. Asıl tehlike, kapitalist sistemin yarattığı gerçek toplumsal sorunlara sahte düşmanlar göstererek kitleleri sınıfsal mücadeleden uzaklaştırmasıdır...
Faşist hareketler, işçi sınıfının kendi gerçek düşmanını görmesini engelleyen bir siyasal mekanizma haline gelir...
Burjuvazi refah ve istikrar dönemlerinde bu hareketlere her zaman aynı ölçüde ihtiyaç duymaz. Çünkü sistem kendi meşruiyetini ekonomik büyüme, istihdam ve sosyal refah üzerinden yeniden üretebilir.
Fakat kriz dönemlerinde tablo değişir...
Sistem artık herkese refah vaat edemediğinde, kendi yarattığı yıkımın sorumluluğunu üstlenmek istemez. Tam tersine, toplumsal hoşnutsuzluğun başka hedeflere yönlendirilmesi sistem açısından son derece işlevsel hale gelir...
Burada tarih bize yeterince örnek sunmaktadır...
Faşizm, askeri darbeler, otoriter rejimler, dinsel gericilik ve aşırı milliyetçilik birbirinin aynısı değildir. Fakat farklı tarihsel koşullarda bunların tümü, kapitalist düzenin krizlerine verilen siyasal yanıtlar olarak ortaya çıkabilir...
Türkiye ve Yunanistan tarihindeki askeri darbeler de bu açıdan değerlendirilmelidir...
Dolayısıyla bugün Avrupa’da AfD’nin, Fransa’da aşırı sağın, İtalya’da faşist kökleri bulunan siyasal hareketlerin ve Avrupa’nın başka ülkelerindeki benzer yapıların güçlenmesini yalnızca “sağın yükselişi” olarak okumak yetersizdir...
Asıl mesele şudur:
Kapitalizm krizdedir ve bu kriz toplumun bütün çelişkilerini daha görünür hale getirmektedir...
Eğer işçi sınıfı ve emekçiler bu öfkeyi kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütleyemezse, başkaları örgütleyecektir...
Faşist hareketler tam da bu boşlukta büyür...
Onlar kitlelerin gerçek öfkesini inkâr etmezler; tam tersine o öfkeyi kullanırlar. Fakat öfkenin yönünü değiştirirler...
İşçiye patronu değil göçmeni gösterirler...
Yoksula sermayeyi değil mülteciyi gösterirler...
Kadına özgürlüğü değil itaati önerirler...
Gence gelecek değil milliyetçilik vaat ederler...
Topluma eşitlik değil “ulusal birlik” propagandası yaparlar...
Ve bütün bunların sonucunda sınıf çelişkisi perde arkasına itilir...
Bu nedenle faşizme karşı mücadele yalnızca sandıkta faşist bir partinin oyunu azaltma mücadelesi değildir...
Faşizmin beslendiği ekonomik ve toplumsal zemini ortadan kaldırmadan, yalnızca onun siyasal sonuçlarıyla mücadele etmek yeterli değildir...
Göçmeni savunmak gerekir...
Azınlıkların haklarını savunmak gerekir...
Kadınların özgürlüğünü savunmak gerekir...
Gençlerin geleceğini savunmak gerekir...
Ama bununla birlikte bütün bu sorunların ortak kaynağını da göstermek gerekir:
Sermayenin egemenliği ve kapitalist sömürü düzeni...
Çünkü faşizmin gösterdiği düşman ile gerçek düşman aynı değildir...
Faşizm parmağını göçmene, azınlığa, kadına, gence uzatır...
Biz ise parmağımızı sömürü düzenine çevirmeliyiz...
Çünkü mesele yalnızca AfD’nin birinci parti olup olmaması değildir...
Asıl mesele, insanların neden AfD’ye yöneldiğini ve bu insanların öfkesinin neden kapitalizme karşı ortak bir sınıf mücadelesine dönüşmediğini anlayabilmektir...
Faşizm gökten düşmez...
Krizden beslenir...
Sömürüden güç alır...
Toplumsal öfkeyi çarpıtır...
Ve gerçek düşmanı gizler...
Bu nedenle faşizme karşı gerçek mücadele, yalnızca faşistlerin söylediklerine karşı çıkmak değil; faşizmi besleyen kapitalist düzeni sorgulamak ve emekçilerin öfkesini gerçek kaynağına yönlendirmektir...
Hedef şaşırmayalım...
Gerçek düşmanı görelim...
Öfkemizi birbirimize değil, sömürü düzenine yöneltelim...
NOT : Halkın Kurtuluşu sayfasından alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








