Göksel AYMAZ...
[email protected]
Fotoğraf: Evrensel Gazetesi...
Gündelik hayatı gözaltı ve tutuklamalarla geçen Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu, geçen hafta, Yıldızlar SS Holding'e bağlı Doruk Madencilik işçilerinin hak mücadeleleri esnasındaki sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek, bir kez daha tutuklanmıştı. “Hukuksuz tutuklamayı protesto etmek için” süresiz açlık grevindeyken, dün akşam tahliye edildi...
Aksu, söylemeye bile gerek yok aslında ama, işçilere “sendikalı olun” dediği için “provokasyon yapmak”la suçlanan sendikacı Mehmet Türkmen ve benzerleri gibi, sadece işini yaptığı için tutuklanıp duruyor...
Başaran Aksu, Türkiye’deki işçi hareketi ve bağımsız sendikal mücadele alanında uzun yıllardır ter döken -deyim yerindeyse- bir “sendika aktivisti”. Yaklaşık 30 yıldır sendikal mücadelenin içinde. Ama sanıyorum onun yaygın tanınırlığı, kuruluşunda yer alıp örgütlenme koordinatörlüğünü üstlendiği Umut-Sen ile oldu...
“Profesyonel’ sendikacılık anlayışından farklı olarak hayatını tamamen sahada, işçilerin arasında geçirir Başaran. Yaşamını ve temel ihtiyaçlarını, bulunduğu örgütlenme alanlarında, işçilerin yanında karşılar. Organize sanayi bölgelerinde, fabrikalarda ve maden ocaklarında doğrudan taban örgütlenmesini savunur. Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-Sen) ile Bağımsız Maden-İş Sendikası'nın kuruluş süreçlerine ve gönüllü örgütlenme çalışmalarına bu yüzden katkı sunmuştur...
Madencilikten metal sektörüne, tekstilden lojistik ve depoculuğa kadar pek çok farklı iş kolunda işçilerin hak arama mücadelelerine destek vermiştir. Özellikle Soma maden faciası sonrasındaki tazminat direnişleri, Ermenek maden işçilerinin hak yürüyüşleri, Migros depo işçilerinin eylemleri ve Doruk Maden işçilerinin direnişleri gibi kamuoyunda geniş yankı uyandıran pek çok eylemde öncü roller üstlenmiştir. Aktif sendikal faaliyetleri nedeniyle geçmişte (2014 yılında Soma'da geçirdiği ağır darp olayı gibi) çeşitli fiziksel saldırılara uğramış, defalarca gözaltına alınmış ve hakkında sayısız kez dava ve soruşturma açılmış, geçici gözaltı ve tutukluluk süreçleri yaşamıştır...
Onunla ilk kez, akademiden bir arkadaşımla motokuryeler hakkında bir araştırma makalesi üzerinde çalışırken tanıştık. Umut-Sen’in Kadıköy’deki bürosunda buluştuk; çay içip sohbet ettik. Tanıdığı, bildiği bazı motokuryeci arkadaşlarla görüşmemizi sağladı. O süreçte birkaç kez telefonda da konuştuk. Bir keresinde de Beşiktaş çarşıda, ben balık almaya o bir eyleme giderken, karşılaştık. Tavrı da konuşması da mert bir adamdı; sesiyle de cüssesiyle de, olduğu yeri dolduranlardandı. Sendikal mücadelesine ve adanmışlığına ise saygı duymamak zaten mümkün değil...
Mücadelesi ve adanmışlığıyla, Başaran, bir sınırı zorluyor: Kapitalist düzende bireye hayatın anlamını “ait olduğu ırk”, “yaşadığı toprak” ya da “kader” gibi “doğal” faktörlerde araması öğretilir (insanları pasif ve itaatkâr tutmanın “akıllı yolu” da budur zaten); tartışma, kabul edilebilir bu görüş yelpazesiyle sınırlıdır; işçiler hakkında da bir şey tartışılacaksa bu sınırlar içinde tartışılır. “Sınıf” bu sınırı aşar. (Aslında “sınıf” her sınırı aşar.)
Sınıfların “ezenler” ve “ezilenler” diye ayrıştığı dünyada “ezilen sınıfın” temsilcisi olmak, her şeyin ötesinde, bizler ahlâkî yaratıklar olarak her ne isek, onun saygınlığı, tamlığı için bir sorumluluktur. Başaran, bu sorumluluğu yerine getiriyor. İsmi kaderi gibi olmuş, başarıyor! Bir “başaran” olduğu için siyasal otoriteyi rahatsız ediyor...
Ama bedelini de ödüyor işte. Bu yüzden pek çok kişi, onu sevip ona saygı duymakla birlikte, yaptığını yapamıyor. Anlaşılır bir şey bu da. Başaran’ın kendisine seçtiği, bilinçle oluşturduğu yaşam modeli onun için ideal olabilir, ama bu onu sevip saygı duyan herkes için ideal olacağı anlamına gelmez; Başaran Aksu olmak, yaşanmaya değer tek varoluş tarzı değil şüphesiz...
Başaran, hayat karşısında bireysel olarak farklı tercihler yapabilme imkânına sahipken yapmamıştır. Peki, aynı sosyal sınıfa mensup, aynı eğitime, aynı politik görüşe sahip çoğu kişinin aksine, bu riski neden göze almıştır? Bu tarz varoluşların toplumsal bağlamları üzerine kafa yoran sosyologların ekserisi bu soruya verilebilecek tek cevabın şu olduğunu söyleyecektir: “Başka türlü davranamazlardı.” Davranamazlardı, o kadar. Herhangi bir “toplumsal” açıklaması yok bunun...
Elinde değil yani, öyle yapacak, öyle yaşayacak Başaran...
Marx, mektuplarından birinde, tarihin hareketinin hızlanması ya da yavaşlamasında etkili unsurlardan biri olarak, “hareketi yönetmeye ilk çağrılan önderler” diye bir olgudan söz eder. Başaran da günümüz Türkiye’sinde sendikal hareketin hızlanması için bu hareketi yönetmeye “çağrılan”lardan biridir. Adanmışlığı bundandır ama adanmışlık tek başına iyi bir kelime olarak durmuyor, onu da iyi tanımlamak gerekir...
Size tarihten iki generalin hikâyesiyle açıklamaya çalışayım…
Marcus Curtius, bunlardan biri. Roma'nın efsanevi kuruluş döneminde, M.Ö. 8. yüzyılda yaşadığı söylenilen general, bir yer sarsıntısı yüzünden açılan ve şehri tehdit eden büyük bir yarığın kapanması için Roma’nın en kıymetli servetinin içine atılması gerektiğini duyar duymaz, hiç düşünmeden kendini kaldırıp yarığın içine atıvermiş...
Diğer generalimizin ismi bilinmiyor; M.Ö. 3. yüzyıl dolaylarında Çin’de yaşamış. Çin’in “ilk imparatoru” olarak bilinen zalim Zheng için hayli sıra dışı bir suikast girişimi planlanmıştır –“girişim” diyoruz, çünkü başarıya ulaşmamıştır-. Suikastçı, imparatora yaklaşabilmek için düşman bölgelerinin haritasıyla birlikte asi bir generalin kafasını getirmişti. General plana ortaktı ve Zheng’in ölmesi için cömertçe kendi boğazını kesmişti...
Birinci generalin adanmışlığı kibirdendir. İkincininki öfkeden...
Ben Başaran’ı kibirli biri olarak tanımadım. Fakat, epeyce öfkeli olduğunu söyleyebilirim...
NOT : Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








