12 EYLÜL DEYİNCE…

12 EYLÜL DEYİNCE…

Hasan ÇERÇİOĞLU yazdı...
[email protected]

Eylül ayını hiç sevmem. Benim için Eylül, kanlı günlerin, kara günlerin ayıdır. Bir de cuma günlerini sevmem, Cuma günleri kutsal sayılır, benim için Cuma günleri hiç de kutsal değildir. O da Eylül ayının ikizidir. 12 Eylül bir cuma günü gelmişti.12 Eylül denildiğinde aklıma ilk gelen, Erdost kardeşler olur.Onlar iki kardeşti… Biri İlhan, diğeri Muzaffer. Sanki ikiz gibiydiler; aynı düşü paylaşan, aynı yolda yürüyen iki can...

Tokat’ın Artova ilçesinden bir bahar sabahı umutlarını alıp Ankara’ya indiler. Bir rüyanın peşinden gittiler. Aileleri, gördükleri güzel bir düşe inanarak Muzaffer’i okuttu. Muzaffer veteriner oldu. Ama o, mesleğini yapmak yerine başka bir yolu seçti. Çünkü onun umutları, hayalleri ve bu ülkeye dair büyük düşleri vardı...

İki kardeş, kimsenin cesaret edemediği bir dönemde SOL Yayınları’nı kurdular.Çünkü onlar için sol, alın teriydi, göz nuruydu. Sol; halk demekti, işçi demekti, köylü demekti. Sol; bağımsızlık, özgürlük ve eşitlik demekti.Onlar bu umutlarla yaşarken, ülkenin üzerine 12 Eylül karanlığı çöktü.
Mevsim sonbahardı...

Takvimler 7 Kasım’ı gösteriyordu. Mamak Askeri Cezaevi’nden çığlıklar yükseliyordu. Bu çığlıklar yalnızca İlhan ile Muzaffer’in çığlıkları değildi; insanlığın çığlıklarıydı. Polis coplarının, asker postallarının altında ezilen insanların feryadıydı.
Bir astsubay odaya girdi. Ardında iki er vardı, diğerleri kapının önünde bekliyordu. Erlerden biri, Erdost kardeşlere düşüncelerini sordu.“Sol.”
Tek kelimelik bu yanıt üzerine başını salladı. İki er önde, iki er yanlarında, ellerinde çantalarıyla merdivenlerden indirilmeye başladılar. Kapı çıkışında, “Eşyalarınızı arayacağız.” bahanesiyle durduruldular...

Sanki önceden görev paylaşımı yapılmış gibiydi.
İki er İlhan’ın, iki er Muzaffer’in üzerine çullandı. Coplar başlarına indi. Tekmeler, tokatlar, dipçikler peş peşe geldi. Başlarında duran Astsubay Şükrü Erbağ ise bütün bunları bir film izler gibi seyrediyordu...

“On yaşındaki bebeleri zehirlediniz. İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!” diye bağırıyordu.
İlhan daha eşyalarını toplamaya çalışırken, erler Muzaffer’i kollarından çekiştiriyor:“Hadi arabaya!” diye bağırıyorlardı.Muzaffer, tekmelerden ve yumruklardan kurtulabilmek için cezaevi aracına bir an önce binmek istedi. Arabanın arka basamağındaki eğrilmiş çekme halatı kancasına basarak kendini içeri attı. Sol taraftaki sıraya oturdu...

Dışarıda hâlâ tekme ve cop sesleri duyuluyordu.
Bir süre sonra İlhan da içeri girdi. Muzaffer’in tam karşısındaki sağ köşeye oturdu. İki kardeş birbirlerine baktılar. Acıyla, hüzünle, çaresizlikle gülümsediler. O bakışlarda söylenemeyen binlerce söz vardı...

Evet, Mamak’ta çığlıklar yükseliyordu.
Bu çığlıklar kardeşin kardeşe değil, insanlığa duyurmak istediği çığlıklardı. 12 Eylül faşizminin altında ezilen insanların ilk çığlıkları değildi; ne yazık ki son çığlıkları da olmayacaktı. Daha başlangıçtı...

İlhan’ın sesi yeniden duyuldu:
“Ne olur dövmeyin… Uyuyan küçük kızımı uyandırmaya bile kıyamadan beni buraya getirdiler.”
Kim dinliyordu bu yalvarışı?

Emir alan dört er, “vur” denildiğinde öldüresiye vuruyordu.“Ölüyoruz! Yeter artık, dayanamıyoruz!”
Bu çığlıklar Mamak’ın duvarlarını aşıyor; Çorum’un, Kahramanmaraş’ın, Sivas’ın acılarına karışıyordu. Gökyüzünde çoğalıyor, bütün ülkenin üzerine kara bir bulut gibi yayılıyordu...

Koğuş kapısına beş adım kalmıştı.
Tam o sırada arkadan yeniden sesler yükseldi.
“Kaçma, it oğlu it!”Yine yetiştiler. Kapının eşiğinde İlhan ile Muzaffer’i yeniden sıkıştırdılar. Coplar bir kez daha indi...

İlhan yüzüstü yere düştü. Kaşı taşın keskin kenarına çarptı. Bir süre öylece hareketsiz kaldı. Sonra büyük bir güçlükle doğruldu. İki kardeş koğuşa ancak sürünerek girebildi.Ranzaya uzatıldığında İlhan’ın yüzü gözü kan içindeydi.
Ve son kez konuştu:“Nefes alamıyorum…”
Ağzından dökülen son sözler bunlar oldu.
Artık geri dönülmez bir yola çıkmıştı İlhan Erdost.
Yiğit olan ölümü bir kez tadar; kalleşler ise her gün bin kez ölür...

İşte bu yüzden Eylül ayını sevmem.Eylül, benim için kara günlerin ayıdır. 12 Eylül yalnızca bir darbenin tarihi değil; insanlığın vicdanına kazınmış acının, zulmün ve utancın adıdır...

*Mühendis...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Harmanlar Gür,Moraller Sıfır...
Sonraki Haber AFD neden ve nasıl kazanıyor?
Benzer Haberler