"Gel Beraber Ağlayalım"

*Nebat BÜKREK yazdı...

Onu kitap fuarında gördüğümde gözlerim doldu. Mukaddes Erdoğdu Çelik, iki kolumdan sımsıkı tuttu. Gözlerimin içine bakarak, “Yok öyle yalnız ağlamak. Ağlayacaksak eğer, gel, gidip beraber ağlayalım,” dedi. Gönlüm el vermedi onu standından ayırmaya. Bir an, karşımdaki kadına değil, yazdığı hikayelerin içinden çıkıp gelen bütün o kadınlara bakıyormuşum gibi hissettim. O da kendi elleriyle kurduğu o bahçenin kadınlarından biriydi zaten...

Gerçek insanların acısını edebiyata dönüştürmek, bunu yaparken acının hakikatini incitmemek kolay değildir. Acıyı güzelleştirmek, büyütmek ya da sıradanlaştırmak her zaman mümkündür. Asıl marifet, okuru ağlatmak değil; o acının gerçekliğini, bütün ağırlığıyla okurun yüreğine bırakabilmektir...

Mukaddes Erdoğdu Çelik bunu başarıyor. Acıyı edebiyatın içinde eritmek yerine görünür kılıyor. Unutulanların, üzeri örtülenlerin, konuşmasına izin verilmeyenlerin peşine düşüyor; onların acılarına yalnızca tanıklık etmiyor, onlara hafıza, söz ve yer açıyor. Bir bakıma alternatif bir tarih yazıyor; inkarın ve unutmanın karşısına insan hikayelerini koyuyor...

“Asi” burada yalnızca politik bir sıfat değil. Susmamakta, kayıplarının peşinden gitmekte, beklemekte, aramakta, dayanışmakta ve kendi hikayesini başkasının yazmasına izin vermemekte kendini gösteren bir direnme biçimi. O bahçede yalnızca çiçekler yok; kayıplar, yaralar, ölüler ve anılar da var. Bu bahçe, unutulmaya karşı kurulmuş bir direniş alanı...

Bu yüzden kadınlar orada yalnızca anlatılmıyor; yaşıyor, susuyor, konuşuyor, direniyor ve en önemlisi, unutulmaya karşı kendi hikayelerini yeniden kuruyorlar...

Kitabın başında Hanife Yıldız’ın sözlerinin yer alması da bu yüzden çok anlamlı. Çünkü o sözlerde büyük bir paradoks var: Bir anne, kaybolan oğlunun kaybolmasına izin vermiyor. Oğlu bedenen yok; ama hafızada yaşıyor. Doğum günlerinde, bayramlarda, hasrette ve bekleyişte yeniden var oluyor. Unutmadıkça, onu hayatta tutuyor...

Eser, kadınların özel alanıyla politik alan arasındaki duvarı da kaldırıyor. Aileyi, evliliği, anneliği, kaybı ve korkuyu iktidardan ve toplumdan bağımsız düşünemeyeceğimizi gösteriyor. Kadınların yaşadıklarını yalnızca “özel hayat” meselesi olmaktan çıkarıyor. “Kadınlar erkeklere karşı” gibi kolay ve yanıltıcı bir ayrımın yerine; insanı nesneleştiren düzeni, toplumsal rolleri, suskunluğu, gerçeği, bireyi ve iktidarı koyuyor. Yaşananlar unutulmasın...

Asi Kadınlar Bahçesi’ndeki bütün kadınlara; annelerin bekleyişlerine, kadınların suskunluklarına, cığlıklarına, kayıplarına ve dirençlerine, evlerin içine sinmiş acılara selam olsun...

Selam olsun Cumartesi Anneleri’nin direngenliğine...

*Eğitimci yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber “AFD geliyor, faşizm geliyor” sloganıyla yaklaşmak yeterli değildir...
Benzer Haberler