İNSANI UNUTMAYANLAR İÇİN...

İNSANI UNUTMAYANLAR İÇİN...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Fotoğraf : Evrensel Gazetesi…

Sosyalizm, insanı denklemden çıkaran formüller değil; “İnsan nasıl yaşıyor?” sorusunu sormaya cesaret edenlerin vicdanıdır. Büyük idealler, ardında bıraktığı insanı unuttuğu gün anlamını yitirir...

Sosyalizmle kurulan ilişki de çoğu zaman büyük teorilerle değil; bir evin içinden, bir babanın sözlerinden, bir işçinin ellerinden, bir haksızlık karşısında söylenen tek bir cümleden başlar...

Eğer bir emekçinin evinde doğup büyüdüyseniz eğer, insanlara bakarken parasını, makamını ya da eğitimini değil, önce insan olduğunu görmeyi öğrenirsiniz. Size kalan ilk nesnel ölçü şudur: İnsanın değeri, sahip olduklarıyla ölçülmez...

Ve emeğe bakışın temel taşı yerini bulur:

«“Devlet emeğin yanında değilse, emek hep kaybeder.”»

Bu yalnızca siyasi bir söz değildir. Emeğin kaybetmesi, daha az ücret almakla sınırlı değildir; insan zamanını, gençliğini ve geleceğini kaybeder. Çalışır ama hayatını kuramaz. Bu yüzden emek meselesi, ekonomik tablolardaki soğuk bir rakam değil, doğrudan bir insanın hayatıdır...

Sosyalizme de buradan bakmak gerekir. Sosyalizm yalnızca bir sistem veya ekonomik model değil, öncelikle bir soru sorma biçimidir:

İnsan nasıl yaşıyor?

Çalışıyor ama geçinemiyorsa, üretiyor ama yarattığı zenginlikten pay alamıyorsa, özgür olduğu söyleniyor ama hayatını belirleyen kararlarda söz sahibi olamıyorsa, orada yapısal bir sorun vardır...

Ekonomi büyüyebilir, devlet güçlenebilir, şirketler karlarını artırabilir. Ama insanın hayatı tüm bunlara rağmen daha iyiye gitmiyorsa, bütün bu büyümenin anlamı nedir?

Asıl sorun, rakamların arkasındaki insanı görebilmektir. İstatistikteki işsizin yüzünü hatırlamak, “işgücü” denilen kavramın etten kemikten insanlardan oluştuğunu unutmamaktır...

Çünkü insan ekonominin girdisi değil, ekonominin nedenidir...

Bu düşünce dünyası bazen büyük teorilerden değil, küçük ama sarsıcı gerçeklerden beslenir. Nazım Hikmet Paşakapısı Cezaevi’nde yatarken, annesi tarafından gönderilen yemeklerin küçük bir çocuğun sefertasıyla o cezaevine taşınması gibi...

O sefertası yalnızca cezaevine götürülen bir yemek değildir. Hayatın ağır yükleri karşısında insanın taşıdığı ilkeli, onurlu ve inatçı vicdanın bir simgesidir...

Düşünceler her zaman soyut metinlerden doğmaz. Bazen bir şiirin, bazen bir babanın sesinden süzülen vicdanın, bazen de bir çocuğun taşıdığı masum bir emanetin içinden geçer...

Ancak mesele geçmişi anmak değil, hayatın o düşünceyi nasıl sınadığıdır. Çünkü bir fikri savunmak kolaydır; asıl sınav, o fikrin hayatın içinde neye dönüştüğüdür:

- Bir işçinin hakkı yenildiğinde ne yapılıyor?
- Güçlü olanın karşısında durulabiliyor mu?
- Kendi hakkını savunurken başkasının hakkı gözetilebiliyor mu?
- Haksızlığa uğrayan insan senden farklı olduğunda yine onun yanında durulabiliyor mu?

Sosyalizmin kalbi bu soruların içindedir...

Mücadele insanlara karşı değil, haksızlığa karşıdır. Bir insanı küçülterek adaleti büyütemezsiniz. Bir başkasının özgürlüğünü yok ederek kendi özgürlüğünüzü savunamazsınız...

Bu nedenle sosyalizmin merkezinde yalnızca sınıf mücadelesi yoktur; insan vardır, emek vardır, özgürlük vardır, eşitlik vardır, adalet vardır. Ve bütün bunların tam ortasında insanın onuru vardır...

Devlete, siyasete, partilere, sendikalara ve ekonomiye de bu mercekten bakmak gerekir. İnsana hizmet ettikleri, emeği korudukları ve insanın hayatını özgürleştirdikleri sürece anlamlıdırlar...

İnsan için olmayan hiçbir yapı kutsal değildir...

Bir devletin değerini gücü değil, insanına nasıl davrandığı belirler...

Bir ekonominin başarısını yalnızca büyüme oranı değil, o büyümeden insanların nasıl pay aldığı belirler...

Bir siyasetin değerini yalnızca aldığı oy değil, kimin hayatını değiştirdiği belirler...

Bir sendikanın gücünü yalnızca üye sayısı değil, en zor zamanda işçinin yanında durup durmadığı belirler...

Ve bir insanın değerini de ne kadar kazandığı, hangi makamda olduğu ya da ne kadar tanındığı belirlemez.

İnsan, insan olduğu için değerlidir...

Yaşadığınız hayatın coğrafyası değişebilir. Otuz yılı aşkın bir ömür bir ülkede, diğer yarısı başka bir coğrafyada geçebilir. Fakat insan bir yerden başka bir yere gittiğinde hafızasını, köklerini ve biriktirdiklerini geride bırakmaz...

Farklı coğrafyalar insana farklı deneyimler kazandırır. Bir taraftan insan sıcaklığını ve hafızayı taşırken, diğer taraftan disiplin, hak arama kültürü ve birlikte mücadele deneyimi edinir...

Önemli olan, farklı hayatları ve kültürleri birbirine düşman etmeden, insanın zihninde ve vicdanında ortak bir bütünlüğe dönüştürebilmektir...

Çünkü mesele hangi ülkede yaşadığınız değil, hangi ilkelerle ayakta durduğunuzdur. Sınırlar, kültürler ve rejimler değişebilir; ama insanın emeği, onuru, özgürlüğü ve adalet arayışı değişmez...

Sosyalizmin anlamı da burada başlar:

Dünyayı insan için değiştirmek ve değiştirmek istediğimiz dünyanın içinde insanı asla unutmamak...

Sosyalizm, insanı unutmayanların vicdanıdır...

Ama vicdan bir ideoloji değildir. Bütün ideolojileri sınayan ölçüdür...

Devlet de, parti de, sendika da, ekonomi de o ölçünün önünde durur. İnsana hizmet ettikleri sürece anlamlıdırlar; insanı unuttukları gün geriye yalnızca bir yapı, bir makam, bir örgüt ya da boş bir kabuk kalır...

Çünkü sonunda ne devlet kalır, ne parti, ne makam, ne de rakamlar...

Hiçbir devrim insan unutularak yapılmaz...

Geriye sadece insan kalır...

* Sendikacı ve Yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Birol KESKİN 'den Yeni Parti'nin Almanya örgütlenmesi üzerine...
Benzer Haberler