"NE ARAYİSİN EMİCE..."

*Cemal T. AKÇA yazdı...
[email protected]

Ankara’nın güneşli gökyüzü altında, sonbaharın o ince, ciğerlere işleyen tatlı serinliği yüzüme vururken Kızılay’a indim bugün. İçimde tanımlayamadığım gizli bir çekim, göğsümün ortasına oturan o çaresiz yaşlılık sızısı vardı; sanki görünmez bir el adımlarıma yön veriyor, beni ben farkında olmadan Sakarya’nın kalabalığına, oradan da Bayındır Sokak’ın o tanıdık kıvrımlarına sürüklüyordu...

Zaman ne çabuk geçmiş, o diri adımlar yerini ne zaman böyle yorgun, isteksiz basışlara bırakmıştı? Asfaltın gri sıcaklığı, kaldırımlarda biriken sararmış yaprakların hışırtısı ve caddeden yükselen motor gürültüleri arasında yürüdüm...

Yılların yüzüme kazıdığı çizgileri, saçlarımdaki akları ve gençliğime duyduğum o yakıcı özlemi içime gömerek, tam da Türk-İş binasının karşısında çakılıp kaldım...

Aslında adım bile atmıyordum oradan... Türk-İş binasının önünde, zamanın tam ortasında durmuş; geçmişe, o hiç geri gelmeyecek güzel günlere dalıp gidiyordum. Çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım; ellerimin hafifçe titrediğini fark edince içim cız etti. Çerçeveyi ayarlayıp vizörden içeri baktığım an, gürültülü caddenin uğultusu bıçak gibi kesildi; sanki evren derin bir nefes alıp zamanı orada dondurdu...

Şehrin bugünkü yabancı, soğuk çehresi yavaşça sıyrıldı; yerini  52 yıl öncesinin o cıvıl cıvıl, buram buram yaşanmışlık ve taze banyo ilacı kokan Ankara’sına bıraktı. Aynadaki bu yabancı yaşlı adam yoktu o zamanlar; hayat önümde sonsuz bir deniz gibi uzanıyordu...

Vizörün ardında hatıralar birer birer canlanıyordu... Arkama baktığımda kendimi Zafer Pasajı’nın önünde buldum. Koltuğunun altında okul kitaplarıyla nefes nefese koşan, içindeki heyecana sığamayan o gencecik hâlim gözümün önüne geldi. Cam kapısını hafifçe itip Studio Vedat’ın içeriye sinmiş o mistik dünyasına dalışım, çantayı bir kenara fırlatıp hemen süpürgeye sarılarak dükkânı pırıl pırıl edişim canlandı zihnimde...

Ne kadar da dipdiri, ne kadar da umut doluydum! Çok geçmeden kapının üzerindeki küçük çan şıngırdadı ve dükkânın içeriye dönük dünyası bir anda aydınlandı.Türk tiyatrosu ve sinemasının dev isimleri, sahneden henüz inmiş birer efsane gibi birer birer içeri süzüldü: Semih Sergen’in o tok ve tınılı sesi, Cihan Ünal’ın karizmatik duruşu, Kuzey Vargın’ın canlı bakışları, Kerim Avşar, Esin Avşar ve üstat Cüneyt Gökçer... Dükkân birden dostane kahkahaların, sanat dolu sohbetlerin ve taze demlenmiş çay buğularının yükseldiği bir mabede dönüştü...

Derken kapının önünde siyah bir taksi durdu. Vedat Abi, her zamanki gibi jilet gibi şık giyimi, omuzlarına dökülen karakteristik uzun saçları ve etrafa yaydığı o karizmatik hava ile taksiden indi. Dükkândakilere tek tek içtenlikle sarıldı; dostluğun ve hürmetin o en samimi hâliyle selamlaştı. Ardından bana dönüp o tanıdık, muzip edasıyla göz kırptı: "Hade karanlik odaya! Kaseti doldur”

O an, karanlık odanın o tanıdık, geniz yakan keskin kimyasal kokusu yeniden burnuma doldu. Kırmızı ışığın loş ve gizemli aydınlığında zamanın durduğu o anlar... Ömrümün en güzel yılları o kırmızı ışığın altındaki karanlık odada geçmişti meğer. Her seferinde çekilen kaseti büyük bir titizlikle alıyor, filmi çıkarıp banyo edilecekler kutusuna yerleştiriyordum...

Sonra makaradan yeni bir pozluk film kesip kasede koyuyor ve gururla Vedat Abi’ye teslim ediyordum. Kırmızı ışığın altında tab edilmeyi bekleyen hayaller gibiydi her şey; zaman henüz bizi eksiltmemiş, sevdiklerimizi elimizden almamıştı...

Ben öylece Türk-İş binasının önünde taş kesilmiş, içimdeki o koyu özlemle hayal aleminde gezinirken birden Abdi canlandı gözümde. Merdivenlerden aşağıya ağır ağır indiği o an gözümün önüne geldi. Göz göze geldik hayalimde, hürmetle selamlaştık:
Tıpkı o eski günlerdeki gibi merdivenlerden inip Tekel satış binasına yürüdüğümü, Vedat Abi ve Ümit Abla için birer paket Kent sigarası aldığımı, ardından Zafer Çarşısı’na inip sahafların arasında, sararmış sayfaların ve mürekkebin o tarifsiz kokusunu içime çektiğimi düşündüm... İçim cız etti; zaman ne acımasızdı, ne çok insan eksilmişti hayatımdan...

Ama bedenim hiç kımıldamamıştı yerinden. Türk-İş binasının önünde gözlerim uzaklara dalmış, bir hatıra heykeli gibi dururken, yanıma yaklaşan güvenlik görevlisinin sesiyle irkildim:
"Ne arıysın emice burada, dalmışsın derin derin?"
O an içimden kopup gelen o yangınla, geçmişin Azeri köklerinden süzülen sözcükler döküldü dudaklarımdan: "Cevannığımı  itirdim buralarda, ne yeldiysem bulammıram !"

Güvenlik görevlisi şaşkınlıkla bana doğru bir adım daha yaklaştı. Yüzündeki acıyan, benim çaresizliğimi kavramaya çalışan mahcup ifadeyle başını kaşıdı:
"Uy emice da! Adresini bileymisin sen? Söyle bana da seni evine göndereyim, kalmayasın buralarda!"
Ben daha zihnimdeki geçmişin tozlarını, içimdeki gurbet duygusunu toparlayıp lafa giremeden, duraksamamı kenardan sessizce izleyen bir polis memuru yanımıza yaklaştı:
— "Ne arıyorsun beyefendi, hayırdır kayıp mı oldun?"
— "Yok amirim, kaybolmadum," dedim, gözlerimi caddenin akıp giden ruhsuz trafiğinde ve binaların soğuk, beton yüzünde gezdirerek. "Kayıp değilim ben... Sadece gençliğimi, o eski güzel günleri arayorum, o kadar."
Güvenlik görevlisi polise iyice yanaşıp fısıltıyla karışık bir hürmet ve telaşla kulağına eğildi:
— "Baa da aynisini dedi amirim, kafa gitmiş bunun da! Yardımcı olalım, garibim evini bulamii, oralarda dolanıp durii..."

Yüzümde, yılların biriktirdiği buruk ve yorgun bir tebessüm belirdi. Kimse anlayamazdı ki benim evim mekânlar değil, o geçen zamandı. Türk-İş binasının önünden, şehrin bana artık yabancı gelen gürültüsünden ve geçmişin hiç terk etmeyen gölgelerinden ağır adımlarla uzaklaşırken kendi kendime fısıldadım:
Bu günlük de bu kadar daa... Ah gençlik, nereye gittin böyle?

*Fotoğraf sanatçısı ve yazar...
15 Ekim 2026
ANKARA...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Edebiyatın Kalbi Sanat Şehri Eskişehir’de Attı...
Benzer Haberler

Yıl 1972 – 2019...

TUZLUCA...