Ne can,ne şen insandı senin o laz dostun Cihan be Deniz...

Ne can,ne şen insandı senin o laz dostun Cihan be Deniz...

*Atilla KESKİN yazdı...

Cihan'ı çok severdin değil mi Deniz? Kızıldere'de sıkıştırılıp öldürüldükleri gün, ilk kez her günkünkünden farklı bir Denizdin. Kendi idamına  adım adım gittiğin günlerde bile neşenden bir şey kaybetmezken Cihan'ın öldürüldüğünü duyduğunda altüst olmuştun. Hep Cihan'ı konuşmak istiyordun o gün...

Senin kadar yakından tanımadım Lazoğlu'nu. Çok kısa tanışıklığımız zor şartlarda oldu. Güç ve dostluğu pekiştiren şartlarda. Florya sırtlarındaki komiserin evinde saklandığımız günlerde, Sansaryan Han'ın telefonlu hücrelerinde pekişti dostluğumuz...

Son gördüğümde yürüyemiyordu. Onlar telefonlu hücrelerde, bense taputlukta kalıyordum. Onun şen şakrak kahkahalarını duyduğumda, sıfır olan moralim birazcık yerine gelmişti. Ben tabutluğa getirildikten biraz sonra seni tuvalete götürdüler. Ayakların sarılı olduğu için yere basamıyor, iki arkadaşının yardımıyla yürüyebiliyordun.Önümden geçerken yüzünde  o her zmanki tatlı gülümseyişin vardı. “ Sıkma canını, bugünler de geçer,“ diye bana moral vermeye çalışıyordun...

Az ama öz, doyumsuz bir dostluğumuz oldu Cihan'la. Sen onu hep överdin. Cihan'ı yakından tanıdıktan sonra ne denli haklı olduğunu daha iyi anladım Deniz...

O şirin, şipşirin evde kaldığımız günlerde; sanki radyoda isimleri ilk sırada okunan kaçaklar değil de, tatil yapan gençlerdik. Çok büyük sorunlarımız olmasına rağmen o da senin gibi mavra yapmadan duramıyordu Deniz...

Emekli, babacan bir komiserin tek katlı evini kiralamışız.Evin bir yanında onlar kalıyor, öte yanında da biz. Birbirimizin seslerini duyuyoruz, duvarlar o kadar ince. Evin önünde emekli komiserin yaşlı eşinin özenle baktığı küçük bir bahçe var. Meyva ağaçları, çiçekler ve envai çeşit gül. Hava güzel olunca sık sık bahçede oturuyoruz. Karşılıklı yemek ikramları, birlikte içilen çaylar, kahveler...

Neredeyse aile gibiyiz ev sahiplerimizle. Cihan sözde hastalığının nekahat devresini geçiren Kayseri'li zengin bir tüccarın oğlu. Kalp ameliyatı olduğu için doktorlar kendisine rahat bir ortamda dinlenme tavsiye etmişler! Bakıcı rollerinde iki kız arkadaş var evde. Ben birkaç günlüğüne yanlarına gelmiş bir akrabayım. Bir de sık sık yanımıza uğrayan Cihan'ın avukatı rollerinde  Yıldırım...

Evin önündeki sundurmada kahvaltımızı yapmış, Cihan'la sohbet ediyoruz.Çocukluk  
günlerini, Karadeniz'i, mısır tarlalarını, fındık bahçelerini anlatıyor...

"Koskoca çamların tepelerine sincap gibi tırmanırdık, bu becerimi hâlâ kaybetmemişimdir,“ diyor...

Oturduğumuz sundurmanın yanında koskoca bir çam ağacı var. Bir an şeytan dürtüyor.
"Atma Recep,“ diyorum."Halep ordaysa arşın burada, kaç dakikada tırmanabilirsin şu çamın tepesine?“
"Saat tut. Bir dakikada tepesine çıkıp inemessem bugün evin tüm işlerini ben yapacağım. Ama çıkıp inersem hiç iş yapmayacağım tamam mı?“

Ben onun hasta! Olduğunu hatırlayıp vazgeç dememe kalmadan, kedi gibi ağaca tırmanıp inmiş ve ben iddiayı kaybetmiştim. Neyse ki, 'kalp hastası'nı ev sahiplerimiz görmedi...

"Balyoz Harekatı" olduğu gün yine çocuklar gibi şendik. Erim her fırsatta balyoz gibi anarşistlerin tepelerine inmekten bahsediyordu. Yapılan genel aramalara da sanırım bu nedenle'balyoz' hareketi deniyordu...

İkinci balyoz harekatında hep birlikte komiserin evindeydik. Korkmakla birlikte neşemizden bir şey kaybetmemiştik. Yeni bir eğlence konusu bulup çıkardık kendimize...

"Balyoz Harekatı"  birkaç gün önceden bildiriliyor. Üç dört gün vaktimiz var. Dağılmamız yeni evler bulmamız hemen hemen olanaksız. İyi bir senaryo hazırlayıp evde kalmaya karar veriyoruz. Paraya kıyıp etinden, meyvasına, rakısına, şarabına kadar iyi bir alışveriş yapıyoruz. Evde kalan kız arkadaşlardan Gülşen yemek yapmakta usta. Bir gün önceden hazırlıklar başlıyor. Balyozun indirileceği gün nefis bir bahar pazarı. Tam bir şölen havası...

Sabah erken bahçede nefis bir sofra kuruyoruz. Bir sürü soğuk meze, salatalar, rakı,şarap ızgarada pirzolalar cızırdamaya başlıyor. Elbette komiser amcayla eşi de davetlimiz...

Komiser iki tek attıktan sonra udunu alıp geliyor. Kısık sesiyle eski İstanbul şarkılarından oluşan bir konser veriyor bize. Zaman zaman şölen havasına uysun diye biz de koro halinde şarkılara eşlik ediyoruz. Cihan'la benim belimde koca birer tabanca var. Ne olur ne olmaz! Hiçbir kurtuluş yolu bulamazsak çatışarak kaçmayı deneyeceğiz...

Öğlen vakti 'şölen'in en neşeli yerinde 'balyoz'cular sökün ediyor. Bir astsubay,birkaç er bahçeye geliyor. İzzet ikram o biçim...

" Bir iki lokma yemeğimizi yemeden, bir iki kadeh atmadan hayatta bırakmayız, sabahtanberi yorulmuşunuzdur,“ diyoruz. Astsubay komiserimizi tanıyor." Komiserim çok sağolun ama biliyorsunuz işimiz çok, anarşistleri
yakalayacağız.“ Cihan lafa karışıyor:
"Boş verin şimdi anarşistleri, sonra yakalarsınız. Yakalayamazsanız, anarşist diye bizi götürürsünüz.“
Astsubay ısrarlarımıza dayanamıyor:
"Neyse hatırınızı kırmayalım, yakalıyamazsak akşama gelir sizi götürürüm ona göre...

Ama üstlerimize ne diyeceğim siz akşama kadar zil zurna sarhoş olursunuz. Oysa şehir eşkiyaları kafa çekmez. "Canım siz de bunlar sarhoş şehir eşkiyası dersiniz"

Kahkahanın bini bir para. Astsubayı masaya oturtuyoruz. Askerler ısrarımıza rağmen oturmuyor. Ama Gülşen onlara da birer tabak hazırlayıp ikram ediyor. Komiser udunu kucaklıyor:
Boğaziçi şen gönüller otağı"
Güle, oynaya 'balyoz Harekatı' sona eriyor. Bizimle birkaç dakika oturup neşemize ortak olan astsubay kimliklerimize bile bakmadan 'şehir eşkiyalarını' aramak için işinin başına dönüyor. Rahat bir nefes alıp ikide bir belimizde düzeltmek zorunda kaldığımız tabancalarımızı eve zulalayarak şölene devam ediyoruz...

Sevgili Deniz, Florya'daki evi terk etmeye karar verdiğimizde senin Lazoğlu tutturdu:
"Ato git bana bir bisiklet bul getir.“
"Yahu ne yapacaksın bisikleti? Zaten iki gün sonra terkedeceğiz burayı.“
"Olsun sen bir bisiklet bul ben binmesini öğreneceğim.“
"Sonra?“
"Sonrası var mı Ato. Belki bir aksilik olur Tufan rahatsız falan olursa motoru ben kullanmak zorunda kalırım"

Olacak iş değil vazgeçirmeye çalışıyorum.
"Cihan iki günde önce bisikleti ardından da motor kullanmayı öğrenemezsin. Gel vazgeç bu işten.“
Ama seninki Nuh diyor, peygamber demiyor. Bir bisiklet kiralayıp geliyorum. Evin arkasında çimenlik bir arazi var. Bizim kalp hastası! Düşe kalka bisklete binmeye çalışıyor. Elbette sık sık düşüyor, ağaçlara çarpıyor. Her bir yanı yara bere içirde kalıyor. Ama dedim ya Laz inadı var, sonunda biraz öğreniyor. Motor geldiğinde tutturdu:
"Bunu kullanmayı da öğreneceğim.“ Neyse ki motordan düşmenin,bisikletten düşmeden çok daha ciddi sonuçları olduğunu görünce vazgeçti...

Tufan'ın arkasında yola çıkarlarken:
"Çok zorda kalırsak motoru kullanacağım, görürsünüz,“ diyor gülerek...

Menekşe'deki evi terkettiğimizde Cihan ve Tayfur motosikletle yola çıkmışlardı. Üç gün sonra Erzurum'da buluşup birlikte dağa gidecektik.
Ama olmadı. O rezil üç günde oldu herşey...
Nurhak'ta katledilen yoldaşlar ve yakalanan Cihan'lar...

(Acılara yenilmeyen gülümseyişler...
kitabımdan bir bölüm...)

*Yazar…

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Dört yüz yıldır aynı ölüm...
Benzer Haberler