Birol KESKİN yazdı...
[email protected]
Fotoğraf : Meta AL...

Bir zamanlar, eşyanın kaderi bir çöp tenekesinin karanlığında son bulmak değildi. Yırtılan dikilir, kopan büyük bir özenle yeniden bağlanırdı. Kırılanın bile yaşanmışlıktan gelen bir değeri vardı. Bir pantolonun dizi söküldüğünde, iğne ve iplik yalnızca kumaşı değil, ona sinmiş kokuyu ve hatıraları da ilmek ilmek bir araya getirirdi. Her dikiş, biraz da zamana karşı gösterilen sessiz bir direnişti...

Örneğin ayakkabılar...Onlar yalnızca toprağa basan nesneler değil, bir ömrün sessiz yoldaşlarıydı. Yolları aşındırır, kendileri yorulur, zamanla eskiyip yıpranırlardı. Bir ayakkabıcının nasırlı ellerinde yeniden hayata döner, yeniden yürümeyi öğrenirlerdi. İnsan, ayakkabısının eskimesini onunla yaşanmış zamanın doğal bir parçası sayardı. Çünkü bazı eşyalar yalnızca kullanılmaz, onlarla birlikte bir hayat da yaşanırdı...

Bugün ise her şey hazır, acımasızca hızlı ve kolayca gözden çıkarılabilir. Bir tıkla sipariş veriyor, istediğimiz şeyi ertesi gün kapımızda bulabiliyoruz. Ulaşmak kolaylaştıkça beklemeye, onarmaya ve elimizdekini korumaya ayırdığımız zaman daralıyor. Bir zamanlar yıllarca kullanılan, defalarca tamir edilen eşyalar, bugün üzerimizde iz bırakmaya fırsat bulamadan yenileriyle değiştiriliyor. Sorun, teknolojinin hayatımızı kolaylaştırması değil; bu kolaylığın bize her şeyden kolayca vazgeçebileceğimizi de öğretmesi...

Asıl mesele, eski eşyaların yerini yenilerinin alması değil. Asıl mesele, bu değiştirme alışkanlığının insan ilişkilerine de sızması. Bir anlaşmazlıkta dinlemek yerine sırtımızı dönüyor, bir insanın kusuruyla karşılaştığımızda onu anlamak yerine gözden çıkarabiliyoruz. Eskiden yırtılanı dikerken gösterdiğimiz sabrı bugün birbirimizin yaralarına göstermiyoruz. Eşyaya ayırdığımız emeği insandan esirgiyor, onarmanın zahmetini vazgeçmenin kolaylığına tercih ediyoruz...

Oysa insan bir eşya değildir. Yenisiyle değiştirilemez, bir başkasının benzeriyle tamamlanamaz. Her insan kendi hikayesini, yaralarını ve kimsenin bütünüyle bilemeyeceği bir geçmişi taşır. Hayatımıza başka insanlar girebilir; ancak hiç kimse bir başkasının yerini bütünüyle dolduramaz. Çünkü ilişkiler, birbirinin yerine konulabilecek parçalardan değil, birlikte yaşanmış zamandan, paylaşılan duygulardan ve ortak hatıralardan oluşur...

Elbette her şey onarılamaz. Her kırık birleşmez, her yara kapanmaz, her ilişki kurtarılmaya değmez. Bazen insanın kendisine duyduğu saygıyı korumak için uzaklaşması gerekir. Mesele, ne pahasına olursa olsun bir arada kalmak değil; onarılabilecek olanı kolayca gözden çıkarmamaktır. Çünkü onarmak, yalnızca bir şeyi eski haline döndürmek değil, ona yeniden emek vermeye değer bulduğumuzu göstermektir...

Her şeye kolayca ulaşabildiğimiz bu dünyada birbirimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Etrafımız insanlarla, ekranlarla ve bitmeyen bir gürültüyle dolu. Buna rağmen bizi gerçekten gören, sesimizi duyan ve kırıldığımızda yanımızda kalan birini bulmak giderek güçleşiyor. Birbirimize bu kadar yakınken birbirimizden bu kadar uzak düşebiliyoruz...

O çatlağın adı: Yalnızlık...

Bu yalnızlık, yalnızca insanın çevresinde kimsenin bulunmaması değildir. Anlaşılma, kabul görme ve bir başkasının hayatında gerçek bir yer edinme umudunun zayıflamasıdır. Kalabalıklar arasında bile kendini fazlalık gibi hissetmek, kolayca gözden çıkarılabileceğine inanmaktır...

En acısı, insanın zamanla bu vazgeçişi kendisine de yöneltmesidir. Başkalarının yaralarını anlamaya sabrı kalmayan, kendi kırgınlıklarıyla yüzleşmekten kaçan insan, içindeki parçaları bir araya getirecek gücü de yitirir. İnsan bazen başkalarının kendisinden vazgeçmesine o kadar alışır ki sonunda kendisinden vazgeçmeyi de öğrenir...

Yenisiyle değiştirilen eşyaların yerini yenileri doldurabilir. Ama insanın insanda bıraktığı izin, birlikte geçirilen zamanın ve paylaşılan bir hayatın yenisi yoktur. Hayat kayıpların ardından devam eder; fakat devam etmek, her zaman tamamlanmak anlamına gelmez...

Çünkü bazen asıl kayıp, bir şeyin kırılması değildir. Asıl kayıp, onu onarmaya değecek bir şeyin hala var olduğunu görememektir...

Ve sonunda insan, kendi gölgesine bile yabancı, içinde onarılmayı bekleyen o sessiz yırtıkla baş başa kalır...

* Sendikacı Yazar...