'Mekke Anlaşması’na neden ‘hayır’ demeliyiz?
Peki, bu anlaşma hangi ihtiyaçtan ortaya çıktı, kimlerin/hangi güçlerin çıkarlarını korumayı amaçlıyor ve dahası Türkiye ve bölge halkları için ne anlam ifade ediyor?
Yusuf KARADAŞ...
[email protected]
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan ‘Mekke Anlaşması’nın bugün (çarşamba) Meclis Genel Kurulunda görüşülüp oylanması bekleniyor. 16 maddelik bu anlaşma, özellikle NATO’nun 5. maddesi gibi “Taraflardan birine yapılan saldırı tüm taraflara karşı yapılmış sayılır” maddesi nedeniyle tartışılıyor. Çünkü Meclise sunulan teklifte “Bölgenin barış ve istikrarına hizmet etmek”, “Bölgenin sorunlarına bölgenin içinden çözüm üretmek” gibi gerekçeler sıralansa da gerçekte bu anlaşma üye ülkeleri; Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz’den Doğu Akdeniz’e, Hürmüz Boğazı’ndan Karadeniz ve Kafkasya’ya ve Güney Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada mevcut ya da olası yeni gerilim ve çatışmaların tarafı haline getiriyor...
Peki, bu anlaşma hangi ihtiyaçtan ortaya çıktı, kimlerin/hangi güçlerin çıkarlarını korumayı amaçlıyor ve dahası Türkiye ve bölge halkları için ne anlam ifade ediyor?
Birinci olarak; anlaşma ile ilgili olarak TBMM Dışişleri Komisyonunda yapılan görüşmelerde konuşan Dışişleri Bakan Yardımcısı Levent Gümrükçü, bu anlaşmanın “Başta NATO olmak üzere Türkiye’nin bağlı olduğu anlaşmalar ve Avrupa güvenliği bakımından tamamlayıcı nitelikte” olduğunu söylüyor...
Bilindiği gibi ABD emperyalizmi bir süreden beri Avrupalı müttefiklerine yeni bir “güvenlik mimarisi” dayatıyor. Ankara’da yapılan son NATO zirvesinde NATO 3.0 olarak adlandırılan bu yeni güvenlik mimarisi daha da belirgin bir şekilde ortaya çıktı: ABD emperyalizmi Çin’e karşı...
Asya Pasifik’teki mücadeleye/rekabete odaklanmak zorunda olduğu bir dönemde Avrupalı müttefiklerini Avrupa’dan Kafkasya’ya ve Karadeniz’den Ortadoğu’ya daha geniş alanlarda “Sorumluluk almaya”, “Yükü paylaşmaya” zorluyor. Türkiye, bütün bu coğrafyaların kesişim noktasında yer alıyor ve saray rejimi de bu yeni güvenlik mimarisini ABD ve batılı emperyalistlerle iş birliği halinde daha ileriden roller üstlenmek ve kendi yayılmacı emelleri için tarihi bir fırsat olarak görüyor...
ABD maliyetten kaçınmak için bölgedeki iş birlikçilerine görev biçiyor.İkincisi, şubat ayı sonunda İran’a karşı İsrail’le birlikte başlattıkları savaşta ortaya çıkan tablo (İran’ın ABD emperyalizminin Körfez’deki müttefiklerini de hedef alması) ve özellikle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı enerji-ticaret geçişlerine kapatmasının yarattığı maliyetler ABD emperyalizmini enerji-ticaret koridorlarının güvenliği bakımından yeni bir politika izlemeye zorluyor. ABD burada da olabildiğince doğrudan müdahalelerin maliyetinden kaçınmak ve enerji-ticaret koridorlarının güvenliğini sağlamak görevini bölgedeki iş birlikçilerinin üstlenmesini istiyor...
Bu nedenle Trump’ın Mekke Anlaşması’nı “İnanılmaz” olarak tanımlamasına ve “Büyük, cesur ve önemli bir adım” olarak kutlamasına şaşmamak gerekiyor...
Ancak kuşkusuz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi üç önemli bölgesel aktörün dahil olduğu bu anlaşma sadece ABD politikası ve çıkarları ile açıklanamaz...
Saray rejimi bu anlaşma üzerinden öncelikle ABD emperyalizminin bölge politikasıyla da uyumlu olarak ve kendi yayılmacı emelleri doğrultusunda Suriye ve Irak hattı başta İran’ın bölgesel gücünün zayıflatılmasından doğacak boşluğu doldurmak istiyor...
Öte yandan Saray rejimi ve Türk tekelci burjuvazisi bu anlaşmayı Suudi sermayesi ile iş birliğini geliştirmek; silah-savunma sanayisi başta altyapı ve inşaat şirketleri için de yeni bir pazar yaratma fırsatı olarak görmektedir...
Suudi Arabistan için bu anlaşma İran’ın bölgesel gücünü dengelemek ve Yemen’deki Husi/Ensarullah tehdidini bertaraf etmek için Türkiye ve Pakistan’ın askeri gücünden faydalanmak olarak anlam kazanmaktadır. Suudi sermayesi, 2030 vizyonunun devam ettirilebilmesi için öncelikle enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğinin sağlanması ve bu amaçla söz konusu tehditlerin bertaraf edilmesini zorunlu görüyor. Bu bağlamda Mekke Anlaşması yapılmadan hemen önce “Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’ndeki artan tehditlere karşı” Suudi Arabistan’ın öncülüğünde ve Türkiye ile Pakistan’ın aralarında yer aldığı 14 ülkenin katılımıyla “çok uluslu deniz savunma koalisyonu”nun kurulduğunu da hatırlatmak önem taşıyor...
Pakistan açısından bu anlaşma Suudi Arabistan ve Körfez sermayesi ile askeri ve ekonomik ilişkileri derinleştirme ve Hindistan ile rekabetinde ise bölgesel ağırlığını/gücünü arttırma bakımından bir fırsat olarak görülmektedir...
Taraf ülkelerin farklı hedefleri olsa da bu anlaşma toplamında ABD emperyalizminin Çin ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak, İran’ın bölgesel gücünü zayıflatmak ve bu amaçla direniş ekseni içindeki güçler üzerindeki baskıyı arttırmak, enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğini bölgesel iş birlikçilerine ihale etmek politikası için oldukça elverişli koşullar yaratıyor ve bu politika ile önemli oranda kesişiyor...
Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta “Bu anlaşma ile hiçbir ülkenin hedef alınmadığı” yönünde yapılan açıklamalar gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü NATO’nun ve Batılı emperyalistlerle yapılan “güvenlik” anlaşmalarının tamamlayıcısı olduğu söylenen bu anlaşmanın amacına ulaşabilmesi öncelikle İran ve müttefiklerinin bölgesel gücünün sınırlanmasını zorunlu kılıyor. Yoksa mesela NATO’nun kuruluş belgesine de bakılırsa bu belgede SSCB açıkça hedef alınmıyor ve NATO’nun sadece “kolektif savunma örgütü” olduğu yazıyordu...
Sadece iktidar ve medyadaki sözcüleri değil, mesela Hediye Levent de geçen hafta Evrensel’de yayımlanan yazısında Mekke İttifakının bileşenleri ile İran arasında yapılan görüşmelerden ve İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın Mekke İttifakına katılabilecekleri açıklamalarından yola çıkarak bu anlaşmanın İran ve Husileri (Ensarullah) hedef aldığı yönündeki değerlendirmelerin “Doğru bir okuma olmadığını” söylemişti...
Gerçekten öyle mi?
Oysa bir askeri ittifakın kimi/kimleri hedef aldığını görebilmek için hangi güç ilişkileri içinde ve hangi tehdit algısına göre kurulduğuna, hangi askeri kapasiteyi hangi çıkarlar için bir araya getirdiğine bakmak gerekir...
Bugün İran, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edip Irak ve Lübnan’dan Yemen ve Babülmendep’e kadar geniş alanlarda nüfuz sahibi iken NATO 3.0 olarak tanımlanan politikanın tamamlayıcısı bir anlaşmanın İran’ın gücünü sınırlamayı hedeflemeden söz konusu güçlerin çıkarları temelinde bölgedeki enerji ve ticaret koridorlarının “güvenliği”ni sağlaması mümkün müdür?
Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan’a Husilere/Ensarullah’a karşı mücadelesinde askeri destek sözü vermişken bu anlaşmanın İran ve müttefiklerini hedef almadığı söylenebilir mi?
Hediye Levent gibi düşünen arkadaşlar, bölgedeki enerji ve ticaret koridorlarının “güvenliğinin” barış içinde ve birlikte sağlanabileceğini düşünüyor. Oysa bu yaklaşım, “güvenlik” denen politikanın emperyalist-kapitalist güçler arasındaki rekabetin, paylaşım mücadelesinin bir devamı olduğunu ve dolayısıyla taraflardan birinin “güvenliğinin” karşı taraf için bir tehdit anlamına geldiğini/geleceğini görmezden geliyor...
Bugün Türkiye ve Pakistan elbette ne Yemen’de Ensarullah ile savaşmak ne de İran ile sıcak çatışmanın yaratacağı askeri, ekonomik ve jeopolitik riskleri almak ister. Bu nedenle bugün İran ile diplomatik ilişkileri geliştirerek bölgede gerilimi düşürmeyi uzun vadede İran’ın etki alanlarını (Irak’ta Haşdi Şabi, Lübnan Hizbullah’ı ve Yemen’de Husiler-Ensarullah) sınırlayabilmek için de gerekli görüyorlar...
Tahran’daki görüşmeler ne anlama geliyor?
Öyleyse Pezeşkiyan’ın anlaşmaya “Kurucu ortak olarak katılma” yönündeki açıklamaları -ki anlaşmada kurucu ortaklık 3 ülke; Türkiye, Pakistan ve S. Arabistan ile sınırlanmıştır- ve İran’ın bu üç ülke ile Tahran’da yaptığı görüşmeler ne anlama geliyor?
İran, bu ittifakın kendisi ve müttefikleri için yarattığı tehdidi görmekte ve tam da bu nedenle yapılan açıklamalar ve müzakereler üzerinden Mekke İttifakının kendisine karşı pozisyon almasını zorlaştırmak ya da mümkünse engellemek istemektedir. Dolayısıyla İran’ın attığı/atmaya çalıştığı adımlar, bu ittifakın kendisine karşı olmaması ile değil; aksine kendisine olan bir ittifakı zayıflatma ya da bertaraf etme arayışı ile açıklanabilir...
Bitirmeden önce şunu da söylemek gerekir ki bugün Meclise getirilen Mekke Anlaşması, Saray rejiminin Kürt sorunundaki süreci hangi bölgesel emeller üzerinden gündeme getirdiğini de gözler önüne seriyor. Bu politika “iç cephe”de her türlü demokratik hakkın askıya alınması ve baskı politikalarının adım adım ilerletilmesiyle tamamlanıyor...
Sonuç olarak neresinden bakılırsa bakılsın bu anlaşma Türkiye’yi Saray rejimi ve tekelci burjuva gericiliğin çıkarları temelinde geniş bir coğrafyada gerilim ve olası çatışmaların bir parçası haline getiriyor. Dolayısıyla “bölge barışı”, “güvenlik”, “istikrar” adı altında ülke ve bölge halkları yeni tehditlerle yüz yüze bırakılıyor. Bu nedenle bölgede barışı ve ülkede demokrasiyi savunmak bugün bu anlaşmaya “hayır” demeyi ve buna karşı mücadeleyi zorunlu kılıyor...
KAYNAK: Evrensel Gazetesi...
Bu bir editöryal haberdir.
Yorumlar