Kömürlükten meşaleye 1 Mayıs...

Kömürlükten meşaleye 1 Mayıs...

Cemal AKÇA yazdı...
[email protected]

Sabah henüz aydınlanmamıştı; sanki gece, bu küçük ve cılız şafağı kabul etmek istemiyor, karanlığını Ankara’nın üzerine bir yorgan gibi seriyordu. Saat dörde geliyordu ve şehir, derin bir uykunun o ağır ve dilsiz soluğuyla sarsılıyordu. 
Tandoğan Meydanı’nda ayaz, sadece bir soğuk değildi; insanın içine işleyen, kemikleri donduran, nefesi kesen bir "yalnızlık" gibiydi...

İki genç, lise ikinci sınıf öğrencisi, sessizliği yırtarcasına koşarak meydana girdiler. Koşmaları sadece acelelerinden değildi; sanki yüreklerinde taşıdıkları o saf inancı geciktirmekten, ona geç kalmaktan korkuyorlardı. İstanbul’a gidecek ücretsiz otobüsleri kaçırmamaları gerekiyordu. Çünkü 1 Mayıs’tı. Çünkü orada, o devasa kalabalığın içinde bir damla olmaları gerektiğine dair katıksız bir inançları vardı...

Bu, kitaplardan öğrendiklerinden çok daha fazlasıydı; bu, nefes almak kadar gerçek ve hayati bir ihtiyaçtı...

Otobüsün kapısında durduruldular. Soğuktan değil, heyecandan ve gençliğin verdiği o masum gerginlikten titreyen dudaklarıyla, “Hiçbir gruba ait değiliz,” dediler. Sesleri henüz ihanetin soğuk yüzünü, korkunun gölgesini tanımıyordu; yalnızca çıplak bir gerçeği haykırıyorlardı...

Ama kalabalığın içinden, gri bir paltonun altından bir gölge yaklaştı. Gözleri, buz gibi bir tanıma ifadesiyle onlara dikildi. “Bunlar TDY’li,” dedi adam; sesi keskin bir bıçak gibi havayı yardı, umutlarını biçti. “Almayın bunları!”

Kapılar, bir mahkeme hükmünün son perdesi gibi gürültüyle kapandı. Otobüsler, onları donmuş asfaltın üzerinde, nefeslerinin buharını seyrederken geride bırakıp sisin içinde kaybolup gitti. İki genç öylece kaldılar...

İçlerinde bir şey kırılmıştı; belki de sadece çatlamıştı, henüz tamamen dağılmadan önce. Ama o an, o kapının yüzlerine kapanışı, bir ömrün yönünü değiştirecek olan ilk büyük kırılmaydı. 
Akşam, habersiz gelmedi. Radyo, televizyon, her şey aynı acı haberi haykırıyordu. Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın coşkusuyla değil, gencecik bedenlerin kanıyla bulanmıştı. Ölüler vardı. İsimler vardı. Ve o isimler arasında, daha dün gülüşünü duydukları, yarınlar hakkında ateşli tartışmalar yaptıkları can arkadaşları Turgut... Turgut, o gün İstanbul’da, Taksim’in o mahşeri kalabalığında katledilmişti...

Sevinç bekledikleri bir günde, dünyaları başlarına yıkıldı. İçlerinde koskoca, dipsiz bir boşluk açıldı. Yasak saydıkları, belki de o yaşa kadar küçümsedikleri bir teselliye sığındılar. Ceplerindeki tüm parayı, bozukluklarını, okul harçlıklarını birleştirip bir ellilik rakı aldılar. Soğuktan ve bu acımasız dünyadan kaçarcasına, tenha bir sokaktaki gecekondu kömürlüğüne sığındılar. Havada is, rutubet ve dayanılmaz bir sessizlik asılıydı. İçtiler. Yakan sadece rakı değildi; yüreklerindeki öfke, çaresizlik ve o tarifsiz, ilk büyük acıydı.Konuşmadılar...

Kelimelerin bittiği yerde sadece gözyaşları vardı. Yanaklarından süzülen her damla, kaybettikleri masumiyetin ve parçalanan hayallerin isli kanıtıydı. O geceyi kömür torbalarının arasında, karanlıkta geçirdiler. Uyumadılar. Donmamak ve yalnız hissetmemek için birbirlerine sokuldular. Sabah güneş doğduğunda, içlerinden bir şeyler tamamen eksilmişti. Artık dünkü çocuk değillerdi. 
Bir yıl sonra, 1978’de, Ankara İncesu’nun o karanlık sokaklarında Gürsel’i de derin devletin pususunda toprağa verdiklerinde, artık geri dönüş diye bir yol kalmamıştı...

Yaşam, başka bir kanaldan, daha sert ve daha kararlı akmaya başladı.Aradan tam kırk bir yıl geçti. Zaman bir nehir gibi aktı; şehirler değişti, yüzler çizgilerle doldu, seyrelmiş saçlar ağardı. Ankara’da altı aydır yaşayan Cemal, haberlerde 1 Mayıs’ın bu yıl da meydanlarda kutlanacağını duyduğunda, kalbi eski bir yaranın üzerinde kocaman, sarsıcı bir çarpıntı yaptı. Zihni, bir film şeridi gibi istemsizce 1977’ye, o isli kömürlüğe ve 1978’in İncesu pularına sarıldı...

Bazı tarihler insanın peşini bırakmaz; insan onları görünmez bir yük gibi her adımında taşır. 
İki gün önceden yürüyüş güzergâhını dolaşmaya başladı. Amacı henüz fotoğraf çekmek değildi. Adımları, bir askerin tehlikeli bir bölgede devriye gezmesi gibi ağırdı. Yolun neresi kör noktaydı, nereden ateş edilebilir, nerede kitle sıkışabilirdi?

Turgut’a o köprü başından mı ateş ettiler? Gürsel’i İncesu’da nasıl bir pusuda kıstırdılar? Neresi kaçış yoluydu, Turgut niye hedef seçildi? Bunları, kırk bir yılın biriktirdiği acı bir içgüdüyle düşünerek yürüdü. 
Görünmeyen, hissedilen bir tehlikenin zihinsel haritasını çıkarıyordu. Her kaldırım taşı, her bina köşesi, ona geçmişten bir dostun çığlığını fısıldıyor gibiydi...

1 Mayıs sabahı, iki kamera ve bir ayaklıkla, yürüyüşün başlayacağı ATM’nin önüne, kalabalık henüz toplanmadan bir saat erken geldi. Sessizce birkaç kare aldı. Sonra, daha önce gözüne kestirdiği, meydana hakim yüksekçe bir köprünün üzerine çıktı. Beklerken sadece önü değil, etrafının tamamını da tarıyordu gözleri; sanki Turgut’u ve Gürsel’i bu kez korumak istercesine...

Aşağıda polis sayısı az görünüyordu ama Cemal’in dikkatini başka bir kalabalık çekti: sakallı, iri yarı, sivil giyimli adamlar. Aralarda dolaşıyor, etrafı gözlüyor, arada bir polislerle fısıldaşarak konuşuyorlardı. Cemal’in nefesi sıklaştı. "Acaba Turgut’u İstanbul’da, Gürsel’i İncesu’da bu sakallıların, bu karanlık sivil suretlerin hangisi katletti?" diye düşündü. Farkında olmadan ellerinin titrediğini hissetti. Bu titreme soğuktan değil, içinden gelen o çok eski ve tanıdık bir uyarının, bir öfkenin titremesiydi...

Artık lensini coşkulu yürüyüşe değil, bu sivil, tedirgin edici adamların üzerine bir mavzer gibi çevirmişti. Objektifi, bir silah nişangâhı gibi onları takip ediyordu. Tam o anda, aşağıdan keskin ve kuru bir patlama sesi yükseldi. Bir şangırtı... Cemal’in içgüdüsel bir irkilmeyle Turgut’un kanlar içinde gazetede çıkan fotoğrafı gözünün önüne geldi. O esnada, seri çekimde olan kamera elinde kontrolsüzce sağa sola dönüyor ve bir yerlerde Turgut’u, bir yerlerde Gürsel’i arıyordu. Cemal, neyi çektiğini bilmeden, dünyanın dengesi yeniden kurulana kadar deklanşöre basmaya devam etti. 
Ve sonra, ekranın donuk ışığında o muazzam kare belirdi: 
Bir kadın koşuyordu. Rüzgâr, onun siyah saçlarını bir özgürlük bayrağı gibi savuruyordu. Sağ elinde dimdik tuttuğu kırmızı bir bayrak vardı. Sol elinde ise, havayı yararak yanan bir meşale... Bu sadece bir ateş değildi; geçmişin karanlık dehlizlerinden süzülüp gelen, 1977’nin kömür tozlu kömürlüğünden bugüne uzanan bir öfke, bir direniş ışığı gibi parlıyordu...

Yüzünde korku yoktu. Öyle bir kararlılık vardı ki, zamanı ve ölümü delip geçiyordu. Gözleri, ufkun ötesine, daha adil bir yarına dikilmişti. 
Hemen yanındaki genç, yükseklerde tuttuğu Lenin posterini taşıyordu. Yürümekle kalmıyorlardı; Turgut’u hatırlatıyorlardı, Gürsel’i İncesu’nun bağrından çekip çıkarıyorlardı. Unutulmuş olanı haykırıyorlardı. Gri asfalt, havadaki duman, keskin adımlar… Her şey bu anın bir parçasıydı...

Bu fotoğraf, sadece bir dondurulmuş an değildi. Bu fotoğraf; 1977’nin kanlı Taksim’inden, 1978’in puslu İncesu’sundan 2019’un Ankara’sına sarkan bir köprüydü. Seyfi’yi, Demir’i, Yusuf’un, Hasan’ı, Gürsel’i, Nuriye’yi, Bünyamin’i, Tekoşin İhsan’ı hatırlatıyordu. Tamamlanmamış bir cümlenin en görkemli kelimesiydi. Bir kömürlüğün karanlığından bir köprünün yüksekliğine uzanan, hiç susmayan, unutulmamış bir 1 Mayıs cümlesi...

"Cemal, vizörden taşan o kızıl ışığa bakarken, kırk bir yıldır göğüs kafesinde taşıdığı o ağır taşın hafiflediğini hissetti. O fotoğraf karesi, artık sadece bir görüntü değil; 1977’nin isli kömürlüğünde donmamak için birbirine sarılan o iki çocuğun, on yıllar sonra karanlığı yırtan cevabıydı. Kadının elindeki meşale parladıkça, Turgut’un Taksim’de yarım kalan gülüşü aydınlanıyor; Gürsel, İncesu’nun puslu sokaklarından çıkıp bu görkemli yürüyüşün en önüne yerleşiyordu...

Cemal, deklanşöre basan parmağında artık titremeyi değil, bir bayrağı devralmanın sarsılmaz gücünü duyumsadı. O kömürlükte dökülen sessiz gözyaşları, şimdi bu meşalenin ateşinde harlanan birer kıvılcıma dönüşmüştü. Gökyüzüne baktı; bir yanı hüzün ama bin yanı direnişle dolu bir tebessümle mırıldandı. Artık biliyordu: Onlar ölmemişti. Biri o kadının kararlı adımlarında yürüyor, diğeri meşalenin en hırçın alevinde yanıyor, hepsi birden bu sonsuz yürüyüşün kalbinde yeniden doğuyordu. Kömür karası bitmiş, meşale vakti başlamıştı."

*Cemal T. Akça 
Fotoğraf sanatçısı yazar...
1 Mayıs 2019, Ankara

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber "Yaz, oğul, yaz! Belki derdimize bir çare bulunur..."
Benzer Haberler

"ÇEK ABİ ÇEK"

HATIRLADIN MI AŞKIM?

SARIŞIN 19...