Türkiye ile Almanya arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan işgücü anlaşmasının üzerinden 65 yıl geçti. Bu süreç, ülkedeki en büyük göçmen grubu olan Türkiye kökenlilerin artık işçi sınıfından sermayeye, siyasetten sanata kadar değişik alanlara dahil olma ve sınıfsal, sosyal ve kültürel bakımından bir değişim ve ayrışma sürecine de sahne oldu...
*YÜCEL ÖZDEMİR...
Fotoğraf : Yeni Hayat Gazetesi...
30 Ekim 1961‘de eski başkent Bonn yakınlarındaki Bad Godesberg’de Almanya ile Türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşmasının üzerinden 65 yıl geçti. Anlaşmayı takiben gelen ilk kuşak işçilerin büyük bir kısmı artık hayatta değil, ama onların çocukları, torunları ve çocuklarının torunları Almanya’da yaşamaya, kök salmaya devam ediyor. 65 yıla sığan dört kuşaklık göç tarihi gelinen aşamada pek çok yönüyle değişime sahne oldu. Olmaya da devam edecek...
65. yıl dolayısıyla dikkat çekici etkinliklerden birisini Kuzey Ren Vestfalya eyaleti yaptı. İlk kafile işçilerin geldiği Düsseldorf Havaalanında yapılan ve Başbakan Hendrik Wüst’ün ev sahipliğini yaptığı etkinlikte, ilk kuşak işçilerin Almanya’nın inşasına büyük katkılar sunduğu tekrarlandı. Bu inkar edilemez katkıyı anlatmak, geçmişe göndermeler yapmak, tarihi hatırlatmak, ilk kuşaklara değer vermek elbette anlamlı. Zira sonraki kuşakların kendisini ülkeye ait hissetmesi bakımından önemli. Çünkü Almanya, ırkçıların ileri sürdüğü gibi sadece Almanların değil, yeniden inşasına alınteri koyan herkesin ülkesi...
Göçün 65. yılına gelindiğinde ülkede Alman vatandaşı olsun olmasın üç milyondan fazla Türkiye kökenli göçmen yaşıyor. Ülkedeki en büyük göçmen grubu oluşturan Türkiye kökenliler artık işçi sınıfından sermayeye, siyasetten sanata kadar değişik alanlarda giderek daha belirgin biçimde görülür olmaya başladılar...
Göçün ilk yıllarından itibaren başlayan yerleşim, 1973’de petrol krizinin etkisiyle işçi alımını durdurmasından sonra gerçekleşen aile birleşimiyle birlikte kalıcı hale dönüşmeye başladı. Gerçek bu olduğu halde 1980’li yılların ortalarına kadar bu, tam olarak kabullenip benimsenmedi. Ancak, hayat adım adım kalıcı hale geldi...
Bugünden geriye dönüp bakıldığında geçmişe dair yapılan değerlendirmelerin çoğunda geçicilikten kalıcılığa dönüşme evresinde büyük sıkıntıların yaşandığı görülüyor. Bölünen aileler, gidenler, gelenler, ağır sömürü, ayrımcılık, ırkçı cinayetler… hepsi bu 65 yıllık tarihin bir parçası...
SİYASETTEKİ GÖRÜNÜM VE FARKLILAŞMA...
65. yılın en belirgin özelliklerinden birisi siyasette görünen Türkiye kökenlilerin hem sayısında hem de mevkilerinde ilklerin yaşanması oldu. İlk yıllarda nadir görülen Türkiye kökenlilerin siyasetteki temsili zamanla herkesin kendi siyasi görüşüne göre partilere yönelişin ve oy vermenin ötesinde aktif siyasete katılımın başladığı bir evreye dönüştü. İlk olarak Sevim Çelebi – Gottschlich’in 1987’de Alternatif Liste’den (AL) Berlin Eyalet Senatosu’na seçilmesinden sonra hem eyaletler hem de federal düzeyde değişik partilerden çok sayıda Türkiye kökenli meclislere girerken, eyalet düzeyinde bakanlık koltuğuna ilk olarak Aşağı Saksonya’da Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden Aygül Özkan oturdu. Daha sonra Aydan Özoğuz, üçüncü Angela Merkel hükümeti döneminde Federal Entegrasyon Danışmanı olmuştu. İlk federal bakan ise 2021’de Cem Özdemir’in Tarım Bakanı olmasıyla gerçekleşmişti. Özdemir, 1994’de Leyla Onur ile birlikte federal parlamentoya seçilen ilk Türkiye kökenli de olmuştu...
Halen Federal Parlamento’da 19, eyalet parlamentolarında 50’ye yakın Türkiye kökenli siyasetçi bulunuyor. Belediye meclislerinde yer alanların sayısına dair bir tahminde bulunmak ise zor...
Göçün 65. yılında Cem Özdemir’in Baden-Württemberg eyaleti başbakanlığına seçilmesi de yeni bir “ilk” oldu. 20 Eylül’de Berlin’de yapılan seçimlerde başbakan adayı olarak Elif Eralp’in seçimleri açık arayla kazanması, ikinci Türkiye kökenli başbakan olmaya yaklaşması ikinci bir “ilk” olmaya yakın görünüyor. Ne var ki, muhafazakar-milliyetçi cephe Eralp’in “antisemitik” olduğuna dair yaptığı kara propagandaya, Özdemir de katıldı. Tam bir devlet refleksiyle, açık bir şekilde Sol Partili Eralp’in başbakan olmaması gerektiğini söylemekle kalmadı, Sol Parti ile ırkçı AfD’yi aynı kefeye koydu. Aynı şekilde CDU’lu Serap Güler ve Ali Ertan Toprak da kara propagandayı kendi cephelerinden körüklediler. Bunlara başka isimleri de eklemek mümkün...
Eralp’e ve Sol Parti’ye tepki gösteren Türkiye kökenli siyasetçiler için kökenin önemi olmadığı, asıl önemli olan devlet katında ya da üyesi olduğu partide sahip olduğu mevki veya siyasi bakış açısı önemli olduğu görüldü. Daha doğrusu, asıl belirleyici olanın ortak köken olmadığı, bundan sonra da olmayacağı çarpıcı şekilde açığa çıktı. Göçün ilk evrelerinde aynı kökenden gelmenin hassasiyeti nedeniyle bu denli açık yaşanmayan bu ayrışma, zor iken, bugün değişimin doğal sonuçlarından biri olarak ve daha da belirginleşecek bir biçimde yaşanıyor...
Bütün bunlar göçün 65. yılında, göçmen ya da Türkiye kökenli olmanın ortak payda olmadaki ağırlığın azalışı, ait olduğu sosyal sınıfın, partinin ve dünya görüşününe göre davranışın belirginleşmesi, her Türkiye kökenlinin kendi partisi ve dünya görüşüne göre tutum alması bakımından önem arz ediyor...
Benzer bir durum oy tercihlerinde de görülebiliyor. Geçmişte ağırlıklı olarak SPD’ye oy veren ya da bu partide yer alan Türkiye kökenlilerin eğilimi zamanla farklılaşmaya başladı. Bunun bir yanı SPD, diğer yanı ise Türkiye kökenlilerdeki değişimden kaynaklanıyor. Gelinen aşamada aşırı sağcı ve ırkçı AfD de olmak üzere neredeyse bütün partilerde Türkiye kökenliler görülebiliyor. Oylar da farklı partilere dağılabiliyor...
SINIFSAL FARKLILAŞMA, İŞÇİLER VE SERMAYE...
Bir diğer önemli ayrışma ise sınıfsal düzlemde yaşanıyor. Göç anlaşmasının imzalanmasından önce ve sonra üniversite eğitimi için gelenler bir yana bırakılırsa, anlaşma çerçevesinde Almanya’ya asıl olarak kentten ve kırdan işçiler ve köylüler gelmeye başladı. Bu uzun yıllar böyle devam etti. 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle gelen politik göçmenlerin önemli bir bölümü de daha sonra işçileşti. Göç süreci ilerledikçe, ezici çoğunluğu işçi sınıfı oluşturmaya devam etse de, ikinci ve özellikle üçüncü kuşaktan Türkiye kökenliler arasında, işçiliğin dışında farklı sınıf ve tabakalara geçişler ve meslek gruplarında da görünmeye başlandı. Buna bir de kendi işyerini açma, işletme sahibi olma eklenince, Türkiye kökenliler arasında sınıfsal ayrışma da belirgin bir karakter kazanmaya başlandı. Türk-Alman Ticaret ve Sanayi Odasının 2024’te yayınladığı verilere göre 80-100 bin arasında işletme sahibi Türkiye kökenli bulunuyor ve bunların yaklaşık cirosu 45-50 milyar euro civarında. Bu işletmelerde, yine aynı verilere göre, 400 binden fazla insan çalışıyor...
Sınıfsal ayrımın ulaştığı düzey, ekim ayı içinde ekonomi dergisi Manager Magazin’in açıklamasında da görüldü. Derginin en zengin 500 kişi, aile ve şirketi içeren 2026 yılı listesinde Türkiye kökenli üç isim de yer aldı. Koronavirüs aşısıyla dünya çapında tanınan BionTech’in kurucuları Özlem Türeci ve Uğur Şahin çifti 3 milyar 800 milyon euroluk servetleriyle listenin 71’inci sırasında yer aldı. Geçen yıl aynı listede 4 milyar euroluk servetleriyle yer almışlardı...
Listedeki üçüncü Türkiye kökenli isim ise Berlin merkezli ikinci el otomobil satış platformu Auto1’in kurucusu Hakan Koç oldu. Koç, ortağı Christian Bertermann ile birlikte 1,2 milyar euroluk servetiyle Almanya’nın en zenginleri arasına girdi. İkili listenin 200’üncü sırasında yer aldı. Bunlara asıl olarak Türkiye kökenli işçileri çalıştırarak sömüren, yıldan yıla cirolarını arttıran çeşitli orta ölçekli döner ve inşaat firmalarını da eklemek mümkün...
Ama aynı Türkiyeliler arasında işsizlik ve yoksullukta ülke ortalamasının üzerinde. Göçün ilk yıllarında çok düşük olan işsizlik zamanla artış gösterdi. Keza reel ücretler sürekli düştüğü için Türkiye kökenliler arasında yoksulluk da ortalamanın çok üzerinde. Federal İstatistik Dairesi’nin verilerine göre Türk kökenliler arasında yoksulluk riskiyle karşı karşıya olanlar yüzde 30’un üzerinde...
Tablo, Türkiye kökenliler arasında sınıfsal ayrımın da derinleştiğini net olarak gösteriyor. Tıpkı siyasette olduğu gibi, sınıfsal düzeyde de her kesim kendisine yakın güçlerle birlikte hareket ediyor. Sermaye sahipleri sermaye örgütlerinde, işçiler ise sendikalarda örgütleniyor...
Belirtmek gerekiyor ki, Almanya’daki Türkiye kökenlilerin büyük çoğunluğu asıl olarak işçi sınıfının parçası olmaya devam ediyor. Bu nedenle sendikalarda, işyeri işçi temsilciliklerinde Türkiye kökenlilerin sayısı haliyle geçmişe göre önemli oranda arttı. Bu aynı zamanda, işçi sınıfı içinde ortak mücadele ve örgütlenmenin maddi koşullarının güçlü olduğunu gösteriyor...
DÜN, BUGÜN VE YARIN...
Almanya’ya göçün üzerinden 65 yıl geçtiği, dördüncü, hatta beşinci kuşağa doğru yol alındığı bu tarihsel kesitte, en büyük göçmen grubu olan Türkiye kökenlilerin önemli bir bölümünün kendisini halen yaşadığı ülkenin parçası olarak görmediği de bir gerçek. Ait olmanın, geleceğini yaşadığı ülkede kurmanın önemli adımlarından birisi olan Alman vatandaşlığını ancak yarısı alabildi. Diğer yarısı halen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı...
Hükümetler ve devlet olarak Türkiye de, iç ve dış politika ihtiyaçlarına bağlı olarak Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenler üzerindeki ekonomik, siyasi, kültürel hedeflerinden vazgeçmiş değil. 65 yıl boyunca dini ve milli değerlerin suistimali ve sömürüsü devam etti. Bundan sonra da oluşturduğu yeni araç ve örgütlerle sürdürülmek isteniyor...
Vatandaş olmak isteyenlerin önüne çoğu zaman Alman devleti tarafından önemli engellerin konulduğu bir gerçek. Uzun yıllar sergilenen “misafir işçilik”, zamanla “misafir göçmenlere” dönüştü. Almanya’nın bir göç ülkesi olduğu resmi olarak kabul edilirken, göçmenlere sahip olduğu pasaporttan bağımsız olarak eşit haklar vermeye yanaşılmadı. Bu da yetmiyormuş gibi hayatın her alanında görülen ve hissedilen ayrımcı, ırkçı yaklaşımlar, ülkede doğup büyüyenlere dayatılan “yabancılık” esasta, birlikte yaşamın, ortak geleceğin kurulması önündeki en önemli engellerden biri olarak kaldı. Kalmaya da devam ediyor...
Buna rağmen, Türkiye kökenlilerin hayatın her alanında görülmeye davam ederken, toplumun doğal bir parçası olduğu gösterdiler. Birlikte yaşamın inşası için de azımsanmayacak adımlar atıldı, mesafeler katedildi. Bu nedenle, 65 yılın bilançosu, hem bütünüyle umutsuz olmayı hem de gerçeklikten uzak bir iyimserlik göstermenin doğru olmayacağına işaret ediyor...
Ekmek peşinde ödenen ağır bedeller, Almanya’yı Türkiye kökenli göçmenlerin de yurdu haline getirdi. Bu gerçekle hareketle düne takılmaktan çok bugüne ve yarına sahip çıkmak, bu temelde hareket etmek gerekiyor. Yaşanılan ülkedeki her sorunun doğrudan ve dolaylı olarak Türkiye kökenli göçmenleri de etkilediği 65 yıllık tarih yeterince kanıtladı...
65 yılın bilançosu, tek bir “Türkiye kökenli toplum” anlatısına sığmıyor. Siyasette, sermayede ve emekte aynı kökenden gelenler aynı yerde durmuyor. Eralp’a karşı saf tutanlarla onu destekleyenlerin, işletme sahipleriyle fabrikadaki işçilerin çıkarları ayrışıyor. Yüksek kiralardan düşen reel ücretlere, ayrımcılıktan aşırı sağa kayan siyasi iklime kadar bu ülkedeki her sorun, Türkiye kökenli göçmenlerin büyük çoğunluğunu, yani işçi sınıfının bir parçası olarak yaşayanları doğrudan vuruyor. AfD’nin normalleştirildiği, “Remigration”ın siyasi bir program haline dönüştürüldüğü bir dönemde, ortak çıkarın kökende değil, ortak yaşam ve çalışma koşullarında aranması gerektiği daha açık görülüyor...
Bu yüzden 65. yılın asıl sorusu “ne kadar Alman, ne kadar Türk, ne kadar Müslüman” olduğumuz değil, bu ülkeyi kimlerle, hangi talepler etrafında birlikte yeniden inşa edeceğimizdir. Sendikalarda, işyerlerinde, semtlerde ve okullarda, farklı kökenlerden işçi ve emekçilerle birlikte eşit haklara sahip ve insanca bir yaşamı savunmaktan başka bir çıkar yol yok. Almanya’da doğup büyüyen üçüncü, dördüncü ve gelmekte olan beşinci kuşakların gidecek başka bir ülkesi olmadığına göre, “Almanya Almanlarındır” diyenlere verilecek en net yanıt “Almanya, burada yaşayan, çalışan ve üreten herkesindir” olmalı...
*Gazeteci Yazar...
NOT : Bu yazı Yeni Hayat Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.







