2026 Almanya’nın karar verme yılı...

2026 Almanya’nın karar verme yılı...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Almanya 2026’ya girerken bir krizler toplamı yaşamıyor; daha derin, daha yapısal bir eşikten geçiyor. Bugün yaşananlar ne geçici dalgalanmalar ne de tekil siyasal hataların sonucu. Ortada açık bir gerçek var :Toplumsal denge çöktü...

Sağın yükselişi,AfD’nin kalıcılaşması, şehirlerin “insan manzarası” üzerinden yürütülen tartışmalar, güvencesizleşen emek, yoksullaşan devlet, savaşlar ve göç.Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hepsi aynı fotoğrafın parçaları...

Yoksullaşan Devlet, Serbest Bırakılan Piyasa ve Avrupa'nın Gölgesi...

Almanya’da devlet uzun süredir bilinçli biçimde geri çekiliyor.Özelleştirmelerle kamu zayıflatıldı, sosyal devlet “maliyet” olarak görüldü, kamusal sorumluluk piyasanın insafına bırakıldı. Bu çekilme, Brüksel'deki katı bütçe kurallarının ve rekabet dogmasının gölgesinde gerçekleşti. Güney Avrupa'ya dayatılan kemer sıkma politikalarının yarattığı sosyal yıkım, şimdi Kuzey'in kalbinde kendini gösteriyor. Konut bir hak olmaktan çıktı, yatırım aracına dönüştü. Sağlık sistemi kâr mantığına teslim edildi. Eğitimde eşitsizlik kalıcılaştı...

Devlet yoksullaştıkça toplum da yoksullaştı.Ama bu yoksulluk eşit dağılmadı. Bir tarafta servet yoğunlaşırken, diğer tarafta insanlar ay sonunu getiremez hâle geldi. Bu düzene “liberal reform” denildi; bedelini ise toplum ödedi...

"Zeitenwende"nin İki Yüzü: İklim ve Sosyal Deprem...

Bugün bir başka büyük dönüşüm daha yaşanıyor:Yeşil ve dijital sanayi devrimi. Ancak bu dönüşümün sosyal maliyeti, siyasi söylemde neredeyse yok. Otomotiv endüstrisindeki iş kayıpları, enerji fiyatlarındaki artış, nadir toprak elementleri için verilen küresel mücadele... Bunlar sadece teknik meseleler değil, toplumsal denklemde yeni deprem hatları yaratıyor. "Yeşil dönüşüm", bir sosyal adalet projesine dönüştürülmezse, sıradan vatandaş için pahalı bir "elit projesi", popülizmin ise yeni hedefi haline gelecektir. Devletin geri çekildiği yerde, bu devasa dönüşümün faturası yine emeğin sırtına biniyor...

Solun Krizi Değil, Toplumun ve Sözün Krizi...

Bugün sıkça“sol kriz de” deniyor. Oysa yaşanan, solun fikirlerinin iflası değil; solun örgütsel ve siyasal gücünün gerilemesidir. Ama daha vahimi, kamusal sözün krizidir. Geleneksel medyanın güven kaybı, kamusal yayıncılığın budanması ve sosyal medya algoritmalarının yarattığı öfkeli balonlar, gerçekliğin ortak zeminde tartışılmasını imkansız kıldı...

AfD'nin dilinin normalleşmesi, bu enformasyon kaosunda, sansasyonun bağlama, hissiyatın akla galip gelmesiyle mümkün oldu.Sendikalaşma oranları düşüyor,toplu sözleşmeler sistematik biçimde baypas ediliyor, büyük firmalar daha ucuz ve güvencesiz emek için sınırları zorluyor.
Bu tablo solun yanlışlığını değil,haklılığını gösteriyor...

Emek ucuzlatıkça hayat pahalılaşıyor.
Toplu sözleşmeler zayıfladıkça birey yalnızlaşıyor.
Devlet tarafsızlaştıkça,sermaye taraf oluyor.
Bu bir piyasa başarısı değil;bilinçli bir siyasal tercihin sonucudur...

AfD: Bir Neden Değil, Bir Sonuç...

AfD’nin yükselişi şaşırtıcı değil.İnsanlar güvencesiz kaldıklarında, basit düşman hikâyelerine yönelirler. Sınıf konuşulmadığında kültür konuşulur; yoksulluk konuşulmadığında göç hedef hâline getirilir. Aşırı sağ, sınıf siyasetinin boşalttığı alanda kültür savaşlarını inşa eder.Aşırı sağın asıl başarısı oy oranı değil,dilinin normalleşmesidir. Bugün sosyal adalet yerine “düzen”, eşitlik yerine “uyum” konuşuluyorsa, bu siyasetin bilinçli bir yönelimidir...

“Şehirlerin İnsan Manzarası” Ne Anlama Geliyor?

Başbakan Merz’in dile getirdiği“şehirlerdeki insan manzaralarının Almanlara pek uymadığı” yönündeki sözler, bu zihniyetin kristal hâlidir. Burada tartışılan entegrasyon değil; kimin görünür olmaya hakkı olduğu meselesidir.Sorun sokaktaki insanlar değil,o insanları yalnız bırakan politikalardır. Kamusal alan homojenlik üretmek zorunda değildir; eşitlik üretmek zorundadır. Aksi hâlde şehirler değil, demokrasi yabancılaşır...

Savaşlar, Dış Politika ve Göç Yanılsaması: Bir Avrupa Krizi...

Göç tartışması Almanya’nın dış politikasından ve bir bütün olarak Avrupa'nın çelişkilerinden koparılamaz. İnsanlar keyiflerinden ülkelerini terk etmiyor. Orta Doğu ve Afrika’da savaş, yoksulluk ve iklim krizi sürdükçe, kaçış da sürecek. AB, sınırları dışsallaştırıp sorumluluğu üye devletlere yıkarak bu krizi çözmüyor, derinleştiriyor. Almanya, bu sistem içinde hem demografik bir çekim merkezi hem de siyasi bir hedef haline geliyor...

Bir yandan“düzenli göç” talep edip, diğer yandan savaşları besleyen, silah ihracatını sürdüren bir politika inandırıcı değildir. Barış olmadan göç azalmaz. Savaş varken entegrasyon talep etmek, gerçeği tersyüz etmektir...

Almanya Bir Göç Ülkesidir – Nokta. Peki, Bundan Sonrası?

Almanya bugün bir göç ülkesi olup olmadığını tartışmıyor;bu tartışma çoktan bitmiştir. Asıl sorular şunlardır: Bu gerçeği inkâr ederek mi, yoksa yöneterek mi yoluna devam edecek? Göçü, geçmişin telafi edilecek bir 'hatası' değil, geleceğin birlikte inşa edilecek 'normali' haline getirebilecek mi?

Önümüzdeki yıllarda,2035’e kadar milyonlarca insan emekli olacak. Çalışan nüfus daralıyor. Bu tablo karşısında göç bir tercih değil, demografik ve ekonomik bir zorunluluktur...

Almanya göç almadan ne emeklilik sistemini ayakta tutabilir,ne sanayisini, ne de sağlık ve bakım alanlarını sürdürebilir. Göçü durdurmak Almanya’yı korumaz; Almanya’yı küçültür. Göçmenleri dışlamak toplumsal barışı sağlamaz; ekonomik gerilemeyi hızlandırır.Bu ülkenin refahı,dün olduğu gibi bugün de göçmen emeğiyle ayakta durmaktadır. Bunu inkâr eden siyaset, gerçeği değil; korkuyu yönetiyordur...

2026: Karar Yılı ve Yeni Bir Sözleşme İhtiyacı...

2026’da mesele artık ne AfD’dir ne de göç.Asıl mesele şudur: Bu ülke, 21. yüzyılın çoklu krizlerine nasıl bir yanıt verecek? Korku ve geri çekilme politikalarıyla parçalanmaya mı devam edecek, yoksa yeni bir toplumsal sözleşmeyi tartışmaya mı başlayacak?

Bu yeni sözleşme şunları içermelidir:

· Dijital ve yeşil dönüşümden doğan zenginliğin adil paylaşımını (temel gelir, kısaltılmış çalışma haftası, aktif endüstri politikaları).
· Göçü bir 'sorun' değil 'ortak inşa süreci' olarak kabul eden, katılımcı bir vatandaşlık anlayışını.
· Kamunun (konut, enerji, ulaşım, iletişim alanlarında) yeniden güçlendirilmesini ve demokratikleştirilmesini.
· Dayanışmacı bir Avrupa'nın inşasını, içe kapanmaya karşı...

Almanya 2026’da aynaya bakmak zorunda kalacak. Bu aynada görünen göçmenler olmayacak; zayıflatılmış bir devlet, yalnız bırakılmış insanlar, enformasyon kirliliği içinde kaybolmuş bir kamusal diyalog ve ertelenmiş adalet olacak...

Bir ülke korkularını siyaset yaptığında küçülür. Eşitliği, sosyal devleti, ekolojik adaleti ve barışı savunduğunda büyür.Ortası yok.Tarafsızlık kalmadı. Sessizlik artık ılımlılık değil.2026,bu kararı verme yılı olacak...
*Sendikacı

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Asgari Ücret ve Türkiye’nin Ekonomik Utancı...
Sonraki Haber Emperyalizm ve “Demokrasi İhracı”
Benzer Haberler