*Sezai SARIOĞLU yazdı...
"Gavril masayı sildi. Silindi ömrü. (...) Böcekler peşkirde kaldı. Hikâye de orada. Evveli âhiri toz oldu. Gitti.”
(Hulki Aktunç)
Dalgalar Gümüşlük’ün kıyısına varmaya üşenirken, deniz o kadim hikâyeyi mırıldanıyordu. Akşam akşam duyduğum hikmetli cümle, asırlar öncesinden kopup gelen bir fısıltı gibi odanın duvarlarında yankılandı. Tarih, belki de yalnızca tozlu raflarda duran rivayetlerden ibaret değildi; insanın kendi içindeki bitmek bilmeyen kaçış çizgisiydi...
Sinop'lu “kinik” Diyojen’in Myndos kapılarına bakıp ettiği o muzip feryat, aslında her birimizin kendi ruhuna vurduğu kilitlerin aynasıydı:
“Kapayın kapıları, şehir kaçmasın!”
Bizler o günden beri, kendimizden çıkmayalım diye, küçük bir şehirden ibaret dünyalarımızın önüne devasa kapılar inşa edip duruyoruz. Kendimizi dışarıdaki fırtınalardan korumak için mi, yoksa içimizdeki o sönmeyen yangının dışarı sızmasını engellemek için mi, bilinmez. Bazen sırf tek bir kelime dökülmesin, bir sır ifşa olmasın diye anahtarı dilimizin altında saklıyoruz...
Sustuklarımız büyüyor. Büyüyor ve o devasa kapılardan daha ağır bir yüke dönüşüyor...
Sonra bir ân geliyor; saklanmaktan, daracık kalıpların içinde ölümün gölgesini beklemekten yoruluyoruz. Dilimizin altındaki paslı anahtarı çeviriyor, “sır kapılarını” birer birer açıyoruz...
Bu bir teslimiyet değil, kendimizden kendimize doğru bir firar...
Çünkü insan, ardına kadar açtığı o kapılardan geçip gitmedikçe özgürlüğün ne olduğunu asla öğrenemiyor...
Nihayetinde hayat dediğimiz bu mecra ve macera, en eski arkadaşımız olan ölümün kaçınılmaz vaktini; siyasetle, sanatla, hikâyelerle, şiirlerle, şarkılarla, yolculuklarla kibarca oyalamaktan başka nedir ki? Son kapı kapanana kadar süren gönüllü-gönülsüz bir oyun kuruyoruz belki de...
Paslı anahtar dilin altından çekilip çıkarıldığında, Myndos’un o asırlık taşları bile sanki hafifçe titredi. “Dili yanlış zamanlanmış” erkeğin sevgilisine söylediği cümleler, duyanları irkiltti...
Artık ne rüzgâr eskisi kadar tehditkârdı, ne Gümüşlük’ün dalgaları birer prangaydı. Okuduğum kitabın kenarına aldığım not da artık beni unutmuyordu...
Şehir kaçmamıştı...
Aksine, insan nihayet kendi ördüğü o hayalî şehrin surlarından dışarı adım atmıştı...
Hikâyenin başı yalnız kalmasın diye oraya doğru yürüdüm...
*Sezai Sarıoğlu..
Şair ve yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








