Emperyalizm ve “Demokrasi İhracı”

Emperyalizm ve “Demokrasi İhracı”

*Birol KESKİN...
[email protected]

Giriş...

Küresel siyasette sıklıkla tekrarlanan “otoriter liderlere karşı demokrasi müdahalesi” söylemi, özellikle ABD öncülüğündeki Batılı güçlerin dış politikasının meşruiyet üretme araçlarından biri haline gelmiştir. “Maduro diktatör, ABD demokrasi getiriyor” gibi indirgemeci ve ikili karşıtlığa dayanan argümanlar, meselenin tarihsel ve yapısal özünü karartmakta ve bu politikaların yol açtığı sistematik yıkımların gözardı edilmesine sebep olmaktadır...

Bu makalenin amacı, herhangi bir otoriter liderin veya rejimin savunulması değil; “demokrasi” gibi evrensel bir değerin, ekonomik ve siyasi çıkarlar uğruna nasıl araçsallaştırıldığının ve bu söylem ile emperyal pratik arasındaki derin çelişkinin eleştirel bir analizini sunmaktır...

1. Demokrasi Söylemi ile Emperyal Pratik Arasındaki Çelişki...

Demokrasi, siyasal teori açısından halk egemenliğine, katılıma, çoğulculuğa ve hukukun üstünlüğüne dayanan, toplumların kendi tarihsel ve kültürel dinamikleri içinde gelişen bir yönetim biçimidir. Bu analizde “emperyalizm” kavramıyla kastedilen ise, bir devletin veya güç bloğunun, askeri, ekonomik ve kültürel araçlarla diğer toplumların siyasi yapısını ve kaynakları üzerindeki kontrolünü kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirme çabasıdır...

Tarihsel örnekler göstermektedir ki, “demokrasi ihracı” adı altında yürütülen politikalar, çoğu zaman bu temel demokratik ilkelerle doğrudan çelişmiştir. Çıkarlarıyla örtüşmeyen hükümetlere karşı, seçilmiş iktidarlar devrilmiş, ekonomik yaptırımlarla sıradan halklar cezalandırılmış ve askeri darbeler desteklenmiştir. Bu müdahaleler sonucunda ortaya çıkan tablo nadiren demokrasi ve istikrar olmuş; aksine, uzun süreli iç savaşlar, daha derin otoriterleşmeler, toplumsal travmalar ve devlet kapasitesinde çöküşler yaşanmıştır...

2. Rejim Değişikliği: Demokrasi Değil, Hegemonya Aracı...

“Rejim değişikliği” (regime change), bir toplumun iç dinamikleriyle şekillenen demokratikleşme süreçlerinden farklı olarak, dışarıdan dayatılan ve siyasal iktidarın zor yoluyla dönüştürülmesini ifade eder. ABD’nin İran (1953), Guatemala (1954), Şili (1973), Irak (2003) ve Libya (2011) gibi çok sayıda örnekte izlediği yol budur...

Bu müdahalelerin ortak noktası şudur: Demokrasi, gerçek bir amaçtan ziyade meşrulaştırıcı bir söylem olarak kullanılmıştır. Müdahale sonrasında halk iradesinin kurumsallaşması güçlenmemiş, aksine siyasal alan daralmış ve ülkenin küresel sisteme olan ekonomik-siyasi bağımlılık ilişkileri derinleşmiştir. Dolayısıyla “demokrasi getirme” iddiası, pratikte çoğu zaman yerel bir egemen sınıfın diğeriyle değiştirilmesi veya emperyal hegemonyanın yeniden tesisi anlamına gelmiştir...

3. Maduro Meselesi ve İkili Tuzak...

Güncel tartışmalarda konuyu “Maduro diktatör mü, değil mi?” ikiliğine sıkıştırmak, meseleyi bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde saptırmaktır. Bir rejimin otoriter uygulamalarını, insan hakları ihlallerini veya yolsuzluğunu eleştirmek ile emperyalist müdahale, ekonomik kuşatma ve rejim değişikliği politikalarını meşrulaştırmak aynı şey değildir...

Bu noktada entelektüel ve politik açıdan tutarlı olan duruş ikili değildir: Hem bir ülkedeki otoriter eğilimleri ve sosyal adaletsizlikleri açıkça eleştirmek, hem de o ülkeye yönelik dış müdahale, ambargo ve askeri tehdit politikalarına karşı durmaktır. Bu iki tutum, gerçek bir demokratik ve insani perspektifin birbirini tamamlayan iki gereğidir...

4. Demokrasi Yukarıdan veya Dışarıdan Dayatılamaz...

Demokrasi, dışarıdan ihraç edilebilen hazır bir ürün değil; toplumsal mücadeleler, sınıfsal pazarlıklar, sivil toplumun gelişimi ve tarihsel deneyimler sonucu içeriden inşa edilen uzun ve çetrefilli bir süreçtir. Bir ülkeye askeri müdahaleyle, ambargoyla veya örtülü operasyonlarla demokrasi getirilemez; getirildiği iddia edilen şey ise çoğunlukla istikrarsız bir kukla rejim veya kaostan başka bir şey olmamıştır...

Buradan hareketle, uluslararası toplumun (devletler ve sivil aktörler) asıl sorumluluğu, bir ülkenin siyasal geleceğine doğrudan karar vermek değil; halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanabilmeleri için müdahaleci olmayan bir ortamı desteklemek olmalıdır. Bu destek; dayanışma, insan hakları normlarının evrensel teşviki, sivil toplumlar arası diyalog ve adil uluslararası ekonomik ilişkiler üzerinden kurulabilir. Gerçek demokratik destek; tehdit, yaptırım ve bombalarla değil, hukukun üstünlüğü, sosyal adalet ve barışçıl siyasal katılım ilkelerini merkeze alan bir yaklaşımla mümkündür...

5. Küresel Sorumluluk ve Emperyalizme Karşı Dayanışma...

Bugün gelinen noktada, emperyalist müdahalelerin yarattığı yıkım artık yalnızca hedef ülkelerin değil, göç krizlerinden terörizmin yayılmasına, küresel ekonomik dengesizliklerden insani felaketlere kadar uzanan sonuçlarıyla küresel düzenin yapısal bir sorunu haline gelmiştir. Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yaşanan siyasal çöküşler, bu politikaların doğrudan ürünüdür...

Sessiz kalmak veya bu süreci "demokrasi" retoriği ile meşrulaştırmak, bu yıkıma ortak olmak anlamına gelir. Dünya halklarının ortak çıkarı açıktır:

· Dıştan dayatılan rejim değişikliği politikalarını reddetmek,
· Halkların kendi siyasal geleceklerini, hataları ve başarılarıyla birlikte, özgürce belirleme hakkını (kendi kaderini tayin hakkı) savunmak,
· Küresel ilişkileri, tahakküm ve sömürü değil, eşitlik, karşılıklı saygı ve adalet ilkeleri üzerine yeniden düşünmek...

Bu çağrı, belirli bir ideolojik kampın savunusu değil; tarihsel deneyimlerden çıkarılmış demokratik bir tutarlılığın ve insani bir sorumluluğun gereğidir.

Sonuç...

ABD ve diğer hegemonik güçlerin “demokrasi” söylemi, 20. ve 21. yüzyılın pratiğiyle birlikte değerlendirildiğinde, büyük ölçüde ekonomik çıkar ve stratejik kontrol arayışını örten ideolojik bir kılıf işlevi görmüştür. Demokrasi:

· Bombalarla,
· Yıkıcı ekonomik ambargolarla,
· İstihbarat servislerinin örtülü operasyonlarıyla değil,
· Halkların kendi iradesi, özverili mücadeleleri ve içerden inşa ettikleri kurumlarıyla var olur...

Bugün emperyalizme ve onun yeni kılıflarına "dur" demek için geç kalınmış olabilir; ancak bu, suskunluğun ve bu sürecin dolaylı veya doğrudan maşası olmanın sürdürülmesini meşrulaştırmaz...

Dünya halklarının bu gerçeği görmesi, analiz etmesi ve yüksek sesle dile getirmesi artık sadece bir entelektüel tercih değil, insani ve tarihsel bir zorunluluktur. Emperyalizme karşı söylenecek söz bitmemiştir; fakat onun yarattığı yıkıma karşı suskun kalma hakkımız çoktan tükenmiştir...

*Sendikacı...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber 2026 Almanya’nın karar verme yılı...
Sonraki Haber Bir Ayna Olarak Venezuela...
Benzer Haberler
Rastgele Oku