Birol KESKİN'den...
[email protected]
Özgürlükten bahsedilir hep, sanki dışarıda duran, alınıp verilebilen bir şeymiş gibi. Oysa özgürlük dışarıda aranacak bir lütuf değil, içeride verilen bir karardır. Ve bu kararın ilk adımı, seçimlerimizin – ve seçimlerimizin getirdiği sonuçların – tek sahibinin biz olduğunu kabullenmektir...
Suçlamak insanı hafifletir. Sistem kötüdür, kader adaletsiz, insanlar anlayışsızdır. Hepsi bir parça doğru olabilir. Ama her şeyin sorumluluğunu dışarıya yükledikçe, kendi hayatımızın sahnesinden çekilir, seyirci koltuğuna otururuz. Oysa perdeyi açan da, oyunu kurgulayan da, sahnede duran da biziz. Reddettiğimiz seçenekler de, benimsediklerimiz kadar bize aittir...
Bu kabulleniş kolay değil. Sorumluluk, insanı yalnızlaştırır. Artık kalabalığın güvenli korosuna katılamazsınız. Herkesin sustuğu yerde sessiz kalmak, herkesin gittiği yöne gitmek, içinizde bir yerde artık mümkün değildir. İşte tam da bu noktada, "kendin olmak" sıradan bir erdem olmaktan çıkar; nefes alıp verdiğiniz her an taşıdığınız bir yüke dönüşür...
Bu yük, çoğu zaman yanlış anlaşılmayı göze almayı gerektirir. Daha da zoru, hiç anlaşılmamayı kabullenmektir. İnsanlar, kendilerine benzemeyen şeyi hızla sınıflandırma ihtiyacı duyar: bir etiket, bir yargı, bir kayıtsızlık. Çünkü farklı bir duruş, sadece o duruşu değil, başkalarının sessizce kabullendikleri şeyi de görünür kılar...
Peki, ödenen bunca bedele değer mi?
Kalabalığın içinde eriyerek bulduğunuz huzur, gerçek bir huzur değil, uyuşukluktur. Kendin olmak ise asla güvenli bir liman değildir; dalgalı, belirsiz, açık bir denizdir. Ama gerçektir. Ayaklarınızın altındaki zemin titrese de, o zemin sizin zemininizdir. Ve bu gerçeklik, insanı yorar, yıpratır belki, ama aynı zamanda onu, hiçbir dış onayın veremeyeceği türden sağlam, içsel bir bütünlükle ayakta tutar...
Belki de özgürlüğün özü budur: Rahat olmak değil, dürüst olmaktır. Alkışı değil, kendi vicdanının sesini duymayı seçmektir. Yaygın doğruların yankısı olmak değil, gerektiğinde tek başına, sessizce bir diken olabilmektir...
Bu yolun yolcuları, bazen büyük sözler söylemez. Sadece, susmaları beklenen yerde konuşurlar. Ya da daha zoru, konuşmaları istendiğinde, söyleyecek sözlerinin olmadığını itiraf ederler...
Elbette bir bedeli vardır. Yalnızlık, anlaşılmazlık, bazen kayıplar... Ancak insan bu bedeli ödemediğinde, farkında olmadan çok daha ağır bir şeyi öder: Kendi olma şansını. Ve insan kendinden vazgeçtiği an, dünyanın tüm hazineleri de elinde olsa, aslında hiçbir şeye sahip değildir...
Bu yükü taşımak, bir yandan da inanılmaz bir hafifliktir. Çünkü artık taşıdığınız şey, sizsinizdir. Ve kendinize sadık kaldığınızda, evren size sadık kalmanın gizli yollarını gösterir: Bir kitabın sayfasında, sabahın ilk ışığında, bir dostun sessiz bakışında bulduğunuz o derin anlam ve dayanak gibi...
Kendi olmanın ağır hafifliği işte budur: Yalnız yürürsünüz, ama hiç olmadığınız kadar bütün...
* Bu bir editöryal haberdir.








