*VELİ BAYRAK yazdı...
Fotoğraf : Veli BAYRAK...
Bana sorarsanız, bu ülkenin iki tane millî gazı vardır. Biri biber gazı, öteki osuruk! Biber gazı, kolluk güçlerinin sık sık başvurduğu resmî bir gazdır! Osuruk ise yurdum insanının kendini en rahat hissettiği, kişisel bağımsızlığını ilan ettiği ve katılımcı demokrasiyi en rahat uyguladığı gayri resmî bir reflekstir! İnanmayan, otobüse, dolmuşa, alışveriş merkezlerine, hatta sokağa şöyle bir baksın; insanımızın bu konudaki özgüvenini görmemek mümkün değil. Hele bir de kimsenin fark etmediğini düşündükleri anlar var ki işte o zaman insan ile osuruğu arasındaki sınır tamamen ortadan kalkar...
Alışveriş merkezlerinde insanların en rahat osurduğu yerlerin yürüyen merdivenlerin son basamağına denk geldiğini düşünüyorum. Elimde bunu doğrulayacak bilimsel bir veri yok, zaten olsa da hangi bilim insanı böyle bir araştırmaya bütçe ayırır! Ama gözlemlerim bu yönde. Hani insan merdivenden inerken bir süre kendini tutuyor, sonra son basamağa geliyor ve ayağını karaya basıyor ya! O an bünyeye sanki “Artık salabilirsin!” diye bir mesaj gidiyor. Bazen denk geliyorum. Adam son basamağa ayağını atar atmaz yüzünde tarif edilemez bir rahatlama beliriyor. Omuzlar düşüyor, beden gevşiyor ve insanın yürüyüşünde tuhaf bir özgürlük başlıyor. Sonra, kimsenin fark etmeyeceğini düşündüğü içindeki millî gazı salıveriyor. Anlayacağınız merdiven boyunca insan kendine hâkim oluyor, son basamakta ise vücuda bir demokrasi geliyor. Bu biraz da siyasi partilerin özellikle seçimleri kazanan siyasi partilerin seçim öncesi vaatleriyle seçim sonrası yaptıklarına benziyor!
Osuruğun bizim demokrasimizle ne kadar içli dışlı olduğuna ve insanların bu konuda ne kadar rahat ve işin doğrusu katılımcı olduğuna dair iki örnek vereceğim. İlkini koronavirüsün çıktığı ilk günler bizzat yaşadım. Hatırlarsanız, o günlerde insanlar otobüste, dolmuşta, sokakta, mümkün olduğu kadar birbirleriyle aralarına mesafe koymaya çalışıyordu. Bir anlamda ülkece sosyal mesafeyi yeniden keşfediyorduk. İşte o günlerden birinde dolmuşa bindim. Önümde oturan adam, bir ara arkasını dönüp bana, “Birader, bir şey hissettiniz mi?” diye sordu. Gayri ihtiyari, “Yok,” dedim. Meğer adam osurmuş! Adam açısından sesi duymadıysam, kokuyu almadıysam aramızdaki mesafe güvenli demekti. Cevabımı duyunca adamın yüzünde belirgin bir rahatlama oldu. Gülümseyerek, “İyi,” dedi, “Demek mesafemiz normal!”
O zaman anladım ki, yurdum insanının sosyal mesafeyi ölçmek için kendine özgü yöntemleri vardı. Kimi metreyle ölçüyor, kimi adımlayarak hesaplıyor, kimi de osurarak mesafesini belirliyordu. Burada önemli olan osuruğun sesini iyi ayarlayabilmekte! Bu da her göte nasip olacak bir maharet değil ama maşallah, yurdum insanı bu konuda bir hayli usta!
İşte bunu da bugün yaşadığım bir olayla çok daha iyi anlamış bulunuyorum. Sabah iş yerime gitmek için dolmuşa bindim. Cebimden iki yüz lirayı çıkarıp önümde oturan adamın sırtına vurarak, “Şuradan bir kişi uzatır mısınız?” dedim. Adam parayı aldı. Aradan on saniye geçmedi, arkasını dönüp mahcup bir ifadeyle, “Birader, kusura bakma galiba kaçırdım!” dedi. Hemen anladım ne demek istediğini. İçimden, “Helal olsun, sürrealist çalışıyor! Saklamadan, gizlemeden söylüyor.” diye düşündüm. Bu yüzden, “Önemli değil beyefendi, hangimiz kaçırmıyoruz ki?” dedim...
Üzgündü adam. Biraz sıkılarak, “Aslında bir daha yapmayacağıma dair söz vermiştim ama inanın tutamadım.” dedi. Böyle deyince ben de üzüldüm. Belli ki hassas biri, çevreye de duyarlı. Adamın pişmanlığı karşısında içimden onu rahatlatmak geldi. Adama, “Hayır beyefendi.” dedim. “Ne olacak yani? İlk defa başımıza gelmiyor. Hepimiz insanız sonuçta. Kimin nerede ne yapacağı belli olmuyor. Rahatınıza bakın.”
Çok geçmedi, adam inmek için şoföre seslendi. Dolmuştan inerken bana döndü, “Hakkınızı helal edin.” dedi. Ben de gayet sakin, “Hakkınız yok beyefendi. Bir osuruktan ne olacak? Sıçmadınız ya!” dedim. Adam indi. Aradan çok geçmedi, şoför arkasına dönüp, “Başka parasını vermek isteyenler!” diye bağırdı. Ben de gayet doğal bir şekilde, “İki yüz liranın üzeri vardı.” dedim...
Şoförün yüzündeki ifadeden bir terslik olduğunu anladım. Meğer adam benim iki yüz lirayı şoföre uzatmamış. Osuruk meselesiyle beni öyle ustaca lafa tutmuş ki ben adamın pişmanlığına üzülürken o da iki yüz lirayı alıp dolmuştan tüymüş. İşte o anda taşlar yerine oturdu. Adamın, “Galiba kaçırdım." derken neyi kaçırdığını; “Bir daha yapmayacağıma söz vermiştim ama tutamadım.” derken neyi yapamadığını; en önemlisi de inerken söylediği “Hakkınızı helal edin!” cümlesinin aslında ne anlama geldiğini nihayet çözdüm. Yoksa adamın osuruğunun bende ne hakkı olacak?
İş yerime geldiğimde bütün konuşmayı baştan sona düşündüm. Adam gerçekten sürrealist çalışmış ama sadece benim sandığım gibi değil. Neticede osuruğu bana iki yüz liraya mal oldu. Hayatımda ilk defa bir insanın osurup üstüne iki yüz lira aldığını gördüm. İşte katılımcı demokrasi demek bu olsa gerek!
* Yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








