Cemal T. AKÇA yazdı...
[email protected]
Fotoğraf : Cemal T.AKÇA...
Yozgat’ın sarı sıcağı, dört günlük Bahadın Uluslararası Kültür Şenliğinin yorgunluğunu omuzlarıma bir kat daha bindirmişti. Karavanımda, neşeli halayların tozunu yutan hafıza kartları; zihnimde ise,hayata dair, sağlık,edebiyet,verilen ödüller , yankılanan saz sesleri, vardı. Şehrin merkezinden ayrılıp Ankara yoluna saptığımda, "ne güzel geçti" diye düşünüyordum. İnsanların omuz omuza verdiği, sofraların bölüşüldüğü, kadim bir Anadolu misafirperverliğinin yaşandığı o korunaklı fanusun içindeydim henüz...
Ancak bozkır, kendi gerçeğini saklamakta pek mahir değildir.Yozgat Ankara yol kenarında, meyve bahçelerinin bittiği, toprağın gri bir toza dönüştüğü o boşlukta derme çatma çadırlar belirdi. Mevsimlik işçilerin, o toprağa sadece terini bırakıp gidecek olan "misafirlerin" geçici yurduydu burası. Bir anlık refleksle ayağımı gazdan çektim...
Tozun ve dumanın içinden bir çift göz, şenliğin tüm renklerini silebilecek bir keskinlikle bana bakıyordu.
Karavanı kenara çekip aşağı indiğimde, bir rüzgar gibi esti çocuk. On ya da on bir yaşlarındaydı. Üzerinde, muhtemelen bir yardım kolisinden çıkmış ya da bir pazar tezgahından ucuza alınmış, üzerinde büyük harflerle "ROYAL" yazan lacivert bir tişört vardı. Modern dünyanın "krallara layık" mottosu, çocuğun kavruk teninde ve tozlu omuzlarında trajik bir şaka gibi duruyordu...
Evin içinden değil, yokluğun tam göbeğinden fırlamış gibiydi. Hızlı adımlarla ağaçların arasına gerilmiş, kirli bir hamağa kuruldu. Ama elinde bir top, bir uçurtma çıtası ya da bir meyve yoktu. Güneşin altında gümüş bir balık gibi parlayan, sapı kemik, ağzı keskin bir bıçak tutuyordu...
O yaştaki bir çocuğun parmakları bir kalemi kavrar gibi değil, bir öfkeyi mühürler gibi dolanmıştı kabzaya. Bıçağın soğuk çeliği, bozkırın 40 derecelik sıcağına meydan okuyor; çocuğun çocukluğunu sanki ortadan ikiye bölüyordu. Objektifimi ona doğrulttuğumda, deklanşöre basmamı beklemeden o cümleyi fırlattı:
"Çek abi beni bıçakla çek, görsünler şerefsizler!"
Sanki bir fotoğraf çekilmiyordu da, bir savaş ilanı imzalanıyordu. Sesi, şenlikte dinlediğim tüm türküleri bir anda susturdu...
O "şerefsizler" kimdi? Onu görmezden gelenler mi? Şehrin öteki yüzündekiler mi? Yoksa sadece "orada olduğunu" kanıtlamak zorunda bırakan bu düzen mi?
O an anladım ki, bazı çocuklar için hayat bir şenlik alanı değil; her mevsimi başka bir şehrin kıyısında, başka bir toprağın tozunda verilen sessiz bir savaştı. Bizim "kültür" diye alkışladığımız hayatın çok uzağında, o çocuk için var olmanın tek yolu korku salmaktı. Görünmez olmaya, dışlanmışlığa, "yabancı" yaftasına karşı çektiği bir restti o çelik parçası. Avucunda sıktığı o soğukluk, aslında hayata karşı duyduğu güvensizliğin somut haliydi...
Ankara’ya doğru direksiyon sallarken dikiz aynasından o tozlu çadırlara son kez baktım. Heybemdeki neşeli kareler artık ağır geliyordu. Zihnimde ne şenliklerin coşkusu kaldı ne de kalabalık sofraların tadı...
Sadece o çocuğun, "Beni görün!" diye haykıran bıçaklı gölgesi vardı.Şehre girdiğimde ışıklar yanmaya başlamıştı. Vitrinlerin, reklam panolarının ve lüks binaların arasından geçerken o soruyu susturamadım:
Bir çocuğu, varlığını kanıtlamak için bıçağa sarılmak zorunda bırakan bu dünya, hepimizin ortak eseri değil miydi?
Cemal T.Akça
10 Haziran 2023 Ankara
* Bu bir editöryal haberdir.








