HALKLARIN KARDEŞLİĞİ...

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ...

Kadir ÇELİK yazdı...
Fotoğraf : Evrensel Gazetesi...

Halkların kardeşliği paradigması, modern siyasal düşüncenin en çok istismar edilen ama en az hayata geçirilen kavramlarından biridir. Bu paradigma, soyut bir ahlaki çağrıdan ziyade, savaş, yoksulluk ve ölümle yoğrulmuş coğrafyalarda halkların birbirine tutunarak hayatta kalma pratiğinin teorik ifadesidir...

Paris Komünü’nden itibaren Avrupa siyasal düşüncesinde şekillenen eşitlik, dayanışma ve kader ortaklığı fikri, sanayi kapitalizminin yarattığı sınıfsal yarılmalara karşı geliştirilen bir empatik karşılıktı. Marksizmin ortaya çıkışıyla birlikte bu pusula daha net bir yön kazandı: kardeşlik artık romantik bir birliktelik değil, ortak sömürü koşullarının ve ortak kurtuluş ihtimalinin bilinciydi. Halklar arasındaki ilişki, duygudaşlıkla sınırlı olmayan; tarihsel, maddi ve siyasal bir bağ olarak yeniden tanımlandı...

Ancak bu teorik birikimin Orta Doğu gibi çok inançlı, çok kimlikli ve tarihsel olarak iç içe geçmiş halkların yaşadığı coğrafyalara tercümesi hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlemedi. Ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte halkların birlikte yaşama deneyimi, yerini homojenleştirici ve dışlayıcı siyasal projelere bıraktı...

Aynı coğrafyayı, aynı suyu, aynı toprağı, aynı acıyı paylaşan topluluklar, yeni devlet akılları tarafından birbirine karşı birer ileri karakol ve savaş aygıtı olarak konumlandırıldı. Orta Doğu’da halkların kardeşliği fikri bu nedenle yalnızca bir ütopya olarak kalmadı; bilinçli politikalarla ağır biçimde yaralandı. Kültürel değerlerin paylaşımı, tarihsel iç içelik ve ortak kader duygusu, milliyetçi duyguların ve güvenlikçi reflekslerin altında sistematik olarak bastırıldı...

Türkiye örneği bu kırılmanın en çıplak biçimde gözlemlendiği alanlardan biridir. Son yıllarda devletin Kürt halkına yönelik güvenlik merkezli siyaseti, yalnızca bir bütün olarak devlet aygıtının değil, toplumun geniş kesimlerinin de aktif veya pasif rızasıyla sürdürüldü. Bu süreç, Kürt toplumunda derin bir kırılmışlık, yalnızlık ve ezilmişlik duygusu yarattı...

En küçük bir toplumsal vicdan refleksinin dahi ortaya çıkmaması; aksine, şiddetin meşrulaştırılması ve Kürtlerin hedef alınmasının kimi zaman bir “zafer” hissiyle karşılanması, halkların kader birliğinin ne denli çözüldüğünü ve anlamından uzaklaştığı gösterdi. Burada mesele yalnızca devlet politikası değildir; Türkiye toplumunun önemli bir bölümünün, devletin Kürtlere bakışıyla düşünmesi ve davranması, kardeşlik iddiasının toplumsal zemininin de derin bir şekilde aşındığını ortaya koymaktadır...

Benzer bir uzaklaşma son dönemde Suriye Araplarının önemli bir kısmının Kürt halkına ve Kürtlerin özgürlük arayışına yönelik tutumlarında da görülmektedir. Kürtlerin öz-örgütlenme ve eşit yaşam talepleri, bölgesel dengeler ve ulusal çıkar söylemleri içinde tehdit olarak kodlanmakta; halkların ortak geleceği fikri geri plana itilmektedir. 
Egemen İran toplumunda da tarihsel olarak gözlemlenen üsttenci ve mesafeli yaklaşım da bu genel tablonun istisnası değil, tamamlayıcı bir parçasıdır. Böylece Orta Doğu’da halkların kardeşliği, pratik bir siyasal hedef olmaktan çıkarılıp, sürekli ertelenen ve içi boşaltılan bir söyleme indirgenmektedir...

Bu tarihsel ve güncel deneyimlerin Kürt toplumu üzerinde yarattığı etki, yalnızca siyasal bir hayal kırıklığı değil, derin bir toplumsal kırılganlık halidir. Halkların kardeşliği paradigması, Kürtler açısından uzun süredir eşitlik ve ortak yaşam vaadi olmaktan ziyade, her seferinde ertelenen, içi boşaltılan ya da açık biçimde araçsallaştırılan  boş bir söylem olarak deneyimlenmektedir...

Devletler ve egemen toplumlar tarafından dile getirildiği anda bu paradigma, pratikte güvenlikçi siyasetlerin, bastırma politikalarının ve asimetrik güç ilişkilerinin üzerini örten bir perdeye dönüşmektedir. Bu tekrar eden deneyim, Kürt toplumunda derin bir inançsızlık yaratmış; kardeşlik söylemi, samimi bir politik ufuk değil, ardında art niyetler barındıran kötü niyetli bir siyasal manevra olarak algılanmaya başlanmıştır...

Bunun sonucu olarak Kürt toplumu giderek kendi içine kapanan, kendi varlığını ve güvenliğini yalnızca kendi kolektif gücüyle korumaya yönelen bir hatta savrulmaktadır. Bu içe dönüş, romantize edilecek bir kimlik kapanması değil; defalarca kandırılmış olmanın, yalnız bırakılmış olmanın ve her seferinde bedeli ödeyen taraf olmanın ürettiği tarihsel bir savunma refleksidir...

Dolayısıyla bugün halkların kardeşliği paradigmasının Kürt toplumu nezdinde karşılık bulamaması, bu fikrin teorik yetersizliğinden değil; tam tersine, bu fikrin sistematik biçimde istismar edilmesinden, boşa düşürülmüş olmasından kaynaklanmaktadır...

Oysa halkların kardeşliği, tam da bu tür kırılmaların ve çatışmaların yoğunlaştığı anlarda yeniden düşünülmesi gereken bir zorunluluktur. Aynı coğrafyada yaşamanın beraberinde getirdiği kültürel alışveriş, ortak emek alanları ve paylaşılan acılar, bu paradigmanın somut dayanaklarıdır...

Kardeşlik, soyut bir barış çağrısı değil; halkların birbirini devletlerin güvenlikçi ve milliyetçi projelerinden bağımsız olarak tanıması, anlaması ve birlikte siyasal özne haline gelmesidir...

Marksizmin işaret ettiği yol haritası hâlâ geçerlidir: kurtuluş, ancak ortak kaderin inkâr edilmediği ve eşitliğin ertelenmediği bir ilişkiler ağıyla mümkündür. Halkların kardeşliği, bu nedenle bir ütopya değil; vazgeçilmez bir tarihsel görevdir...

1.Şubat.2026

Önceki Haber Saray Rejimine Karşı Ekmek, Barış, Eşitlik ve Özgürlük İçin Mücadeleyi Büyütelim...
Sonraki Haber ABD emperyalizminin Venezuela’ya karşı saldırganlığı üzerine...
Benzer Haberler