Söyleşi: BÜLENT ULUS...
Irak ve Suriye’de yaşananlar sonrası İran’da da Kürtlerle ilgili tartışmalar başladı. ABD ve İsrail’in saldırıları sonrası kimisi Kürtler için bir fırsat, kimisi (Suriye’de son yaşananları da hatırlatarak) bir tuzak, kimisi de bekleyip görelim yollu açıklamalar yaptı. Kürtlerin ulusal, siyasal, kültürel haklarının tanınması yönlü tartışmalar hiç olmadığı kadar uluslararası kamuoyunun da gündeminde yer alıyor. Gerek ABD-İsrail ile İran arasındaki savaştan gerekse Ortadoğu’da yaşananlardan doğrudan etkilenenler arasında Kürtler ve Kürt coğrafyası da var. Son yaşananlarla birlikte Kürtler ve İran’ı değerlendirmek için İran Kürdistan Demokrat Partisi Genel Sekreteri Dr. Sadık Şerefkendi suikastının perde arkasının anlatıldığı Mykonos Tuzağı[1] kitabının yazarı Perwer Armed’le konuştuk...
SORU : Irak’ta Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKYB) var ve ulusal, siyasal, kültürel haklara da sahipler. Keza uluslararası bir tanınma ve kabul de söz konusu. Suriye’de özerk Rojava deneyiminden sonra HTŞ iktidarı ele geçirdi. Bu süreçte yaşanan çatışmalardan sonra bir anlaşma sağlandı ve entegrasyon sürecine evrilen bir durum var. Türkiye’de de siyasal, kültürel, ulusal açıdan kısıtlamalar, yasaklar, inkâr devam etse de uzunca bir zamandır Meclis’te Kürtlerin temsiliyeti (Bugün DEM Parti) devam ediyor. Hâlihazırda da bir “çözüm süreci” tartışılıyor. Asıl merak edilen kısmı İran’la ilgili. İran’da Kürtlerin ulusal, siyasal, kültürel hakları ne durumda? Bünyesinde yaşadıkları siyasal rejimler açısından kültürel, siyasal benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?
CEVAP : Aslında İran Kürdistan’ı ya da bizim Rojhilat dediğimiz Kürdistan parçası diğer üç parçadan oldukça farklıdır. Hem tarihsel olarak hem de günümüzde buradaki Kürt kimliğine, diline yönelik hakların engellenmesi açısından. Biraz daha gerilere giderek yakın siyasi tarihi anlatarak başlamak daha doğru olabilir. Bu, Rojhilat’ı daha iyi anlamamıza yardımcı olacak diye düşünüyorum...
1979 İran İslam Cumhuriyeti devriminde devletin geçiş sürecinde Kürtlerin de en azından özerkliklerini, kimliksel, kültürel haklarını alma umudu yeşermişti. 11 Şubat 1979’da İran İslam Cumhuriyeti ilan edildikten sonra Rojhilat parçasında yaşayan Kürtler, yıllar sonra yeniden ana yurtlarında siyasi ve hatta askerî örgütlenmeye girişti. Çünkü o dönemde uzun süredir diasporadaydılar, daha doğrusu Güney Kürdistan topraklarındaydılar. 1946 yılının son günlerinde Kürdistan Cumhuriyeti’nin yıkılması ve 31 Mart 1947 günü de Qazî Muhammed’in idamından sonra buradaki mücadele aslında tam bir sessizlik dönemine girmişti...
1947’den 1979’a kadar devam eden bu yıllar için Rojhilat’ın “32 yıllık sessizliği” ya da “32 yıllık zorlu yılları” tabirini kullanmak yerinde olur. Bu 32 yıllık süreçte irili ufaklı ve hatta yer yer silahlı da olan mücadeleler vardı, Şah rejimine karşı. Mele Mistefa Barzani’nin 1958’de Bağdat’a dönmesi ve yeni kurulan Irak hükümetiyle anlaşamayıp 1961’de Güney Kürdistan topraklarında silahlı mücadeleyi başlatılmasıyla, bütün parçalar gibi Rojhilat için de yeni bir dönem başladı...
Lakin o yıllarda Mahabad’ın yenilgisinden sonra Başûr’a (Güney) sığınan çok sayıda Rojhilatlı siyasetçi, devrimci, aydın ve aktivist vardı. Zaten o dönem tek örgütlü yapı olan Kürdistan Demokrat Partisi (PDK /KDP) Irak ve İran diye ayrışıma girdi. Ancak İKDP’nin kendi içindeki iki kanadı arasında da ciddi bir gerilim, kavga yaşandı. Ahmed Tewfiq’in öncülüğündeki grup, “Önceliğimiz Irak Kürdistanı olmalı.” deyip Barzani hareketinin yanında kalmakta ısrar edince Süleyman Moini’nin liderliğindeki grup, “Hayır, önceliğimiz kendi ana yurdumuz olan İran Kürdistan’ıdır.” diyerek İKDP’den ayrıldı ve Devrimci Komite ismiyle bir oluşuma gitti. Bu grup 1967’de İran’a karşı silahlı mücadele başlattı. Ancak Barzani’nin liderliğindeki Irak KDP’sine bağlı güçler Moini’yi infaz edip cenazesini Şah rejimine teslim ettiler ve diğer bazı arkadaşlarını da sağ yakalayıp verdiler. Rojhilat’a girmeyi başaran küçük grubun üyeleri ise “sürek avı” ile katledildi...
Böylelikle 1967/68 ayaklanması bu şekilde bastırılınca Rojhilat, Mahabad’dan 20 yıl sonra yeni bir travma yaşadı. Şüphesiz bunda, Irak devletiyle savaşta tek lojistik geçiş noktası İran toprakları olduğu için Başur’daki hareketin tercihini Şah rejiminden yana kullanmasının büyük payı var. Aslında bu şekilde son yüzyıldır Başur ve Rojhilat’ın girift, zaman zaman birbirine çok ciddi zarar da veren paradoksal bir ilişki biçimi var...
Rojhilat ve trajik bir tarihsel tekerrür...
SORU : Bu paradoksal ilişki bugün de devam ediyor anlaşılan…
CEVAP : Evet, bu günümüze kadar da Rojhilat partilerine ve Güney Kürdistan Federe Bölgesi Yönetimi’ne de sirayet etmiş tarihsel bir tortudur. Bölgesel gerilimlerin artmasıyla iki parçanın bu ‘trajik döngüsü’ yeniden görünür hâle geldi. En bariz örnek olarak son yaşanan savaşta İran’ın İsrail’in ardından en fazla Başur topraklarını hedef almasını verebiliriz....
1979’daki İran Devrimi’ne tekrar dönersek; o dönem Kürtler için büyük bir umut vardı ancak yeni kurulan molla rejimi, ayaklanmayı sert yöntemlerle bastırarak yerleşim yerlerini Komele, İKDP ve diğer oluşumların denetiminden geri aldı. 1980 yazından itibaren peşmerge ve siyasi kadroların Güney Kürdistan’a çekilmesiyle Rojhilat hareketi trajik bir ‘tarihsel tekerrür’ (dejavu) yaşadı...
Arada pêşmerge güçleri -hem Komele hem de İKDP- yer yer Rojhilat topraklarına girip karakollara, kışlalara, askerî hedeflere yönelik saldırılar yapsalar da Güney Kürdistan’a çekilmeyle birlikte içerideki silahlı mücadele neredeyse durma noktasına geldi. Tabii ki zaman zaman çok ciddi kitlesel hareketler de oldu ama bunlar da kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu eylemleri bir kenara koyarsak son 46 yıldır içeride ne rejimin yasalarına göre legal bir temsil alanı ne de geniş çaplı bir illegal siyasi ağ kurulamadı. Şüphesiz toplumsal alanda sivil örgütlenmeler varlığını güçlü bir biçimde sürdürüyor; ancak içeride siyasi iradeyi sırtlayacak merkezî bir örgütsel mekanizma eksikliği hâlâ en büyük engel olarak duruyor...
SORU : İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla Kürtlere ve muhalefete yönelik başlayan kapsamlı saldırılar bugün de devam ediyor.Keza verdiğiniz örnekte olduğu gibi bu saldırılar sadece Rojhilat’la da sınırlı değil…
CEVAP : Evet, şüphesiz kapsamlı, topyekûn bir saldırı… Rejimle mücadelenin merkezi diaspora ve Güney Kürdistan topraklarına kayınca, bu saldırılar 1980’lerin ikinci yarısı ve 1990’lar boyunca buralarda da etkisini gösterdi. İran rejimi hem İranlı muhaliflere hem de Rojhilatlı Kürt liderlere karşı sistematik suikastlar düzenledi. Başta İKDP Genel Sekreterleri Dr. Ebdurrahman Qasimlo ve Dr. Sadık Şerefkendi ile Komele liderlerinden Sadık Kamanger olmak üzere; onlarca yönetici, peşmerge komutanı, kadro ve üye bu suikastlarla katledildi. Bu saldırılar, Rojhilat halkının özgürlük mücadelesine kuşkusuz ağır darbeler vurdu...
1990’ların ortalarından itibaren Güney Kürdistan’daki kampların İran’ın yoğun saldırılarına maruz kalmasıyla, peşmerge mücadelesi neredeyse durma noktasına geldi. Silahlı mücadele tamamen tasfiye edilmese de donduruldu. Zira gerçekleştirilen her eylemin ardından İran, sivil yerleşim alanları da dahil olmak üzere Güney Kürdistan topraklarını doğrudan hedef alıyordu. Kürt hareketleri, bu sürecin stratejik bir sonuç vermediğini ve Başur’a ciddi zararlar verdiğini değerlendirerek silahlı eylemlerine ara verdiler...
Son olarak İran halklarının ifadesiyle “Jina Amini Devrimi”nin (İran halkları Jina Amini’nin Eylül 2022’de katledilmesi sonrası başlayan kitlesel protestoları böyle tanımlıyor.) bastırılmasının ardından; rejim, yaşadığı sarsıntıya rağmen ayakta kalınca yönünü tekrar Kürt hareketlerine çevirdi. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne uygulanan ağır baskılar neticesinde, 2024’te kampların yerleri değiştirildi. Rojhilat sınırından uzaklaştırılan bu kamplar, peşmergenin sınıra erişemeyeceği ve operasyonel faaliyet yürütemeyeceği şekilde yeniden konumlandırıldı...
Rojhilat partilerinin anayurtla "uzaktan aşkı"
SORU : İKDP ve Komele isimleri yer yer geçti. Irak’ta KDP-KYB, Suriye’de ENKS, PYD, Türkiye’de PKK gibi Kürt örgütlenmelerinin ağırlıkları söz konusu. Peki, İran Kürdistan’ında durum nasıl, hangi parti ve örgütler mevcut?
CEVAP : Rojhilat’taki farklı demografik, dinî ve kültürel zenginlik gibi siyaset alanı da geniş bir yelpazeden oluşuyor. Yani Bakur (Kuzey) Kürdistanı’ndaki PKK’nin ağırlıkta olduğu gibi tek bir ana hareket veya Başur’daki PDK ve YNK gibi iki partili bir durum Rojhilat’ta söz konusu değil. Kürt hareketlerindeki güç dağılımı partiler ve örgütler arasında dağılmış durumda. Fakat buna rağmen “ana güç” diyebileceğimiz birkaç parti ve örgüt var. Bu partilerin Rojhilat’ta faaliyet yürütmeleri yasak ve hatta tespit edilen üye ve sempatizanları idam gibi en ağır cezalara maruz kalabiliyor. Şu anda Başur topraklarında kampları bulunan ve diasporada örgütlü olan bu partilerin gizli veya “tehlikeli” de olsa Rojhilat’ta yaşayan halkla bir biçimde bağları var. Ben buna Rojhilat partilerinin ana yurdu olan topraklarıyla “uzaktan aşkı” diyorum...
Bu partiler hâlihazırda milliyetçi, solcu, İslamcı ve federalist geleneklerden beslenen oldukça çeşitli bir yapıya sahipler ve Kürt halkının hakları konusunda ortak bir paydada buluşsalar da çözüm yöntemleri ve nihai hedefleri bakımından bazı temel farklılıklar de gösteriyorlar. Siyasetin merkezindeki en köklü yapılardan biri olan ve şu andaki kısaltması PDK-İ veya KDP-İ olan İran Kürdistan Demokrat Partisi, demokratik ve parlamenter bir İran çatısı altında Kürtlerin özerkliğini ve federal bir yönetim modelini savunuyor. Bir başka “ana güç” diyebileceğimiz Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) ise PKK lideri Abdullah Öcalan’ın fikirlerinden beslenerek ve klasik ulus-devlet modeline karşı çıkarak “demokratik konfederalizm” çerçevesinde yerel öz yönetimleri savunuyor...
Üçüncü “ana güç” diyebileceğimiz tam adı Kürdistan Emekçiler Örgütü olan Komele ise sol geleneğin temsilcisidir ve meseleyi sadece ulusal bir sorun olarak değil, aynı zamanda sınıfsal bir mücadele olarak değerlendiriyor. Günümüzde farklı kollara bölünmüş olsa da Komele genel olarak toplumsal dönüşümü, cinsiyet eşitliğini ve emek eksenli bir özerkliği hedefliyor. Benzer bir siyasi hedefi paylaşan Xebat (Mücadele) örgütü ise dinî-ulusal bir kökenden gelmiş olup bugün demokratik çoğulculuk ve özerklik odaklı bir çizgi izlemektedir. Son olarak, bu spektrumun en ucunda yer alan Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) ise diğer partilerin aksine federalizm veya özerkliği nihai hedef olarak görmüyor; açıkça bağımsız, egemen ve birleşik bir Kürdistan Cumhuriyeti kurulmasını talep ediyor...
İttifak, Rojhilat halkının en büyük özlemlerindendi...
SORU : Bahsettiğiniz gibi ideolojileri farklılık gösterse de bu partiler bir araya gelerek İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu adıyla bir ittifak kurdu. Bu ittifak nasıl oluştu, hangi ihtiyaçtan ortaya çıktı?
CEVAP : Evet, ideolojik açıdan farklılıkları var. Bu partilerin içinde en ayrıksı duran aslında PJAK’tır. Yine PAK ve Xebat’ın da diğerlerine nazaran biraz daha milliyetçi, ulusalcı diyebileceğimiz bir karakteri var. Biraz önce bahsettiğim gibi Komele ve İKDP de otonomi, özerklik talebini esas alıyor. PJAK ise bütün İran için demokrasi talebinde bulunuyor. Sadece Kürdistan’da değil, bütün İran’da demokratik bir rejimin oluşması ve Kürtlerin de kurulacak olan bu demokratik İran’da yerlerini alması gerektiğini ifade ediyor. Yine PJAK’ı diğer örgütlerden ayıran en önemli fark ise hem yönetiminde hem de eş başkanlıkta cinsiyet eşitliğini esas almasıdır. Her ne kadar diğer örgütlerin yönetiminde ve politbürolarında kadınlar olsa da bu, PJAK düzeyinde değildir...
Şüphesiz İran savaşının başlamasına 6 gün kala, 22 Şubat 2026’da ilan edilen ittifak da Ortadoğu ve Kürdistan’ın dört parçasında yaşanan gelişmelerden ortaya çıktı ve aslında Rojhilat halkının da en büyük özlemlerinden biriydi. Zira kimi partiler arasında ciddi çekişmeler vardı; ancak gelişmeler ve gidişat, onların aynı siyasi bir koalisyonda buluşmalarını sağladı. İlk başta PDK-İ, PJAK, PAK, Xebat ve Rıza Kaabi liderliğindeki Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komele) vardı. Ancak daha sonra Abdullah Mohtadi liderliğindeki İran Kürdistanı Komele Partisi de ittifaka katıldı. İkiye bölünmelerine rağmen her iki parti de Komele ismini kullandığı için genelde liderleriyle anılıyorlar...
Şu anda bu ittifaka katılmayan tek grup İran Komünist Partisi-Kürdistan Örgütü’dür. 1980’lerde Komele’den ayrılanların kurduğu bu örgütün ittifaka katılmamasının gerekçesi ise; İran’a yönelik başlatılan savaşın “emperyalist emeller” içerdiği, Kürt ittifakının da bu savaşa destek verdiği ve İran’daki rejimin dışarıdan müdahaleyle değil, iç dinamikleriyle değişmesi gerektiğini savunmalarıdır...
"İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu
Rojhilat halkı kültürel anlamda örgütlüdür..."
SORU : Şunu da merak ediyoruz: Hâlihazırda İran’daki Kürtlerin yasal anlamda bir örgütlenmesi, kurumları var mı? Diğer parçalarla karşılaştırıldığında sosyal, kültürel veya siyasal kurumlar açısından durum nedir?
CEVAP : Net bir cevap vereyim; Yok. Ne siyasi ne de kültürel örgütlenmeye veya ana dilde eğitime resmî olarak izin verilmiyor. Kürtlerin herhangi bir legal hatta illegal partisi yok. Zaten silahlı mücadele de az önce sözüne ettiğim gibi 1980’den bu yana İran’ın resmî sınırları içinde yürütülmüyor. Devletin izin verdiği bir kültürel örgütlenme de mevcut değil. Kürtçenin kamu alanlarında kullanılmasına son yıllarda göz yumuluyor. Kürt kimliğinin ve Kürtçenin inkârı her ne kadar söz konusu olmasa da yani sokakta, pazarda, devlet dairelerinde Kürtçe konuşuluyor olsa da bunun resmî bir karşılığı yok. Ana dilde eğitim hakkı zaten yok. Hatta Türkiye’nin son yıllarda Kürtçeye yönelik getirdiği düzenlemeleri -seçmeli ders, özel kurs gibi- esas alırsak, şu anda İran çok daha geride...
Sadece Sine (Senendec) Üniversitesi’nde Kürdoloji bölümü var; üniversite düzeyine gelen Kürt öğrenciler isterlerse o bölüme girip okuyabiliyorlar. Bu da bir nevi Kürt dilini araştırma bölümüdür, bunun dışında resmî anlamda bir eğitim-öğretim yok. Ama şunun altını çizeyim: Bu resmiyetin olmayışı, Rojhilat’ta Kürt kimliğinin, Kürt siyasi örgütlenmesinin veya Kürt diline sahip çıkma bilincinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmez. Ciddi bir fark var, özellikle Bakur’a (Kuzey yani Türkiye Kürdistanı) göre: Bu yasakçı zihniyete ve imkânların yokluğuna rağmen Rojhilat halkı kültürel anlamda örgütlüdür. Yani öğretmenler ve işçiler arasında komiteleri var. Memurların, işçilerin ve öğretmenlerin sendikal hakları yasak olmasına rağmen sendikaya benzer oluşumları mevcut. Yani bir örgütlenme ağı var. Bu komitelerin içerisinde Kürt partilerine gönül verenler, sempatizanlar bulunuyor ancak doğrudan herhangi bir partiye bağlı değiller...
Örneğin geçenlerde bir arkadaş bana bir mesaj gösterdi. Telegram’da savaştan bir gün önce -yani 27 Şubat günü- “Sağlıkçılar Komitesi” şöyle bir mesaj paylaşmış: “İran’a yönelik savaş başlamak üzere, devletin hastanelerine güvenmeyelim. Savaşta yaralılarımızın ve sivillerin tedavisini sağlayacak komiteler kurmalı, hazırlıklar yapmalıyız.” Bütün Kürdistan’da bu mesajlar Telegram üzerinden birbirlerine gönderilmiş...
“Jina Amini Devrimi”nde ve son olarak bu yılın ocak ayında ekonomik darboğaza karşı yaşanan protestolarda ciddi oranda yaralananlar ve katledilenler oldu. Yaralılar devlet kurumlarına gitmedi; çünkü devlet kurumlarına gittiklerinde ya da yaralı yaşamını yitirdiğinde otopsiye alınacak ve o cenaze için aileden para istenecek. İran devletinde böyle bir gelenek var: Devletle karşı karşıya gelen bir aktivist yaşamını yitirdiğinde, ailesi devlete tazminat ödemek zorunda kalıyor, ancak ondan sonra cenazesini alabiliyor. Böyle bir zihniyet karşısında halk, kendi öz örgütlenmesini ve kendi dinamikleriyle bir dayanışma ağını kurmuş durumda. Halk, yaralıları devlet kurumuna götürmeden kendi imkânlarıyla tedavi edebiliyor; yaşamını yitirenlerin defin işlemlerini de yine kendi imkânlarıyla yapıyor. Son yıllarda devletin Kürtlere yönelik hatta genel olarak İran’daki saldırılarda yaşamını yitirenlerle ilgili paylaştığı istatistikler tam da bu nedenlerle gerçekçi değil. Birçok kaynak, sayıların bu resmî verilerin çok çok üstünde olduğunu söylüyor...
Siyasi örgütlenmede ise Kürt partileriyle bir gönül bağı durumu var. Örneğin ocak ayında bunun en canlı örneğini gördük; bütün Kürt hareketleri ortaklaşa kepenk kapatma eylemi kararı aldı ve Kürt kentlerinde hayat neredeyse durma noktasına geldi. Büyük Kürt kentlerinde dükkânların neredeyse tamamının kapalı olması, ciddi bir siyasi örgütlenme altyapısının hazır olduğunu göstermişti. Çünkü bu partilerin bir komitesi, mahalle örgütlenmesi veya ilçe teşkilatı yok. Var olan, halkın kendi arasındaki güçlü sivil örgütlenmesidir; işçiler, öğretmenler ve öğrenciler arasında…
Örneğin evlerde Kürtçe öğretiliyor. Bakur’da halkın ciddi bir kesimi Kürtçe konuşup yazamıyor ama Rojhilat’ta neredeyse Kürtçe yazıp okumayan yok. Karşılaştığım Rojhilatlı arkadaşlara, “Kürtçe sizde de bizdeki gibi yasak, peki nasıl öğrendiniz?” diye sorduğumda, “Biz evlerde öğrendik.” diyorlar. Gündüz okulda Farsça öğreten bir öğretmen, işten sonra bir evde toplanan mahallenin çocuklarına bu sefer Kürtçe öğretiyor. Aslında bu, eski medrese sisteminin güncelleştirilmiş hâli. O anlamıyla Rojhilat’ın dil ve kültür açısından tahminlerimizden çok daha güçlü bir dinamiği var. Bunu da sinemacı, edebiyatçı veya son yıllarda sayıları hızla artan akademisyenlerin çokluğunda görebiliyoruz...
Kürtler hep savaşların kurbanı oluyor...
SORU : Siyasi ittifakı da oluşturan Kürt örgütlerinin İran sınırları dışında olduğunu söylediniz. Bu örgütlerin askerî olarak İran’a karşı bir örgütlenme çağrısı yok veya henüz bir kara savaşı da başlamadı. Fakat görüyoruz ki Süleymaniye’de, Erbil’de ya da Kürdistan’ın farklı coğrafyalarında İran veya İran destekli gruplar kampları ve Kürdistan’ı hedef almaya devam ediyor. Ortada bir askerî çağrı veya örgütlenme yokken bu saldırıları nasıl açıklayabiliriz?
CEVAP : Evet, PDK-İ ile diğer partiler hâlihazırda fiilen İran’ın resmî toprakları içinde silahlı mücadele yürütmüyorlar. PJAK’ın da 2011’den beri devam eden bir ateşkes durumu var. Buna rağmen bu partilere yönelik saldırıların sürmesinin birkaç nedeni var: Birincisi; bu partilere daha harekete geçmeden bir tehdit ve gözdağı verilmek isteniyor. Çünkü bu partilerin harekete geçme ihtimali her zaman söz konusu. İran rejimi zayıflarsa bir şekilde oraya yöneleceklerini biliyorlar ve bunun önüne geçmeyi hedefliyorlar. İkincisi ise Güney Kürdistan’a (Başur) bir gözdağı vermektir. Başta da belirttiğim gibi, Rojhilat sorununu Başur’dan ayrı ele alamayız. 1940’lardaki Kürdistan Cumhuriyeti’nden bu yana birbirleriyle bağlantılı kültürel, siyasal ve tarihsel bir ilişki var. İran devleti bunu bildiği için buraya saldırarak, “Sakın bu savaşta yer almayın, yoksa topraklarınızı hedef alırız.” mesajı veriyor. Belki üçüncü neden olarak şunu söyleyebiliriz: Ortadoğu’da bir vekâlet savaşı yürütülüyor. Örneğin İsrail bu süreçte Lübnan’a girdi; aynısını İran da şu anda Başur’a saldırarak yapmaya çalışıyor...
Şunun altına çizmekte yarar var; Ortadoğu’daki bütün büyük savaşlarda sürekli kurban edilen taraf Kürtler oluyor. Hatırlarsanız İran-Irak Savaşı’nda Kürdistan toprakları (hem Rojhilat’ta hem Güney’de) çok ciddi tahribata uğradı; Halepçe Katliamı o dönemde yaşandı. Yine DEAŞ’ın saldırılarında en büyük hedef Kürtler oldu; hem Güney’de hem de Rojava’da. Kürtler böyle bir tehlikeyi öngördükleri için bu kez çok temkinli davrandılar ve bence şu ana kadar iyi bir sınav verdiler...
:Kara savaşı mümkün değil..."
SORU : Irak ve Suriye deneyimlerini de göz önünde bulundurursak İran’da nasıl bir süreç yaşanacak? Kürtler nasıl bir yol izleyecek ya da izlemelidir?
CEVAP : Bence karadan bir savaş başlatılması söz konusu değil. İran oldukça geniş bir coğrafyaya sahip; Türkiye topraklarının iki katı büyüklüğünde bir alandan bahsediyoruz. Burada ne Kürt silahlı güçlerinin ne de İsrail veya ABD’nin -Irak’ta ya da Suriye’de gördüğümüz gibi- klasik yöntemlerle, bir kara gücüyle içeri girip sonuç alması mümkün değil. Coğrafi koşullar da buna zaten uygun değil...
SORU : Peki bu kriz nasıl çözülecek?
CEVAP : Kriz, Tahran’da bir rejim değişikliğiyle aşılabilir. İran’ın son 200 yıllık tarihine baktığımızda, hatta süreci Şah İsmail’den bu yana ele aldığımızda, devlet içerisinde sürekli iki gücün, iki kliğin kavgasının olduğunu görürüz. Bir yanda 47 yıl önce baskın gelen Şii motifli dinî rejim, diğer yanda ise şu anda geri plana itilen ulusalcı, Fars milliyetçiliğini esas alan bir devlet geleneği var. Bu iki gelenek, iktidarda sürekli el değiştiriyor...
SORU : Dışarıdan -Irak, Suriye ya da Afganistan’daki gibi- kara güçleriyle sonuç alınacak bir savaş yürütülemeyeceğini ABD de Batılılar da gayet iyi biliyor. Peki, niye bu savaşa girdiler?
CEVAP : Savaşın amacı; Molla rejiminin başını çektiği kliği zayıflatıp diğer gücü öne çıkarmaktır. Yani dışarıdan saldırılarla egemen olanı zayıflatarak, devlet içindeki diğer kesimin içeriden bir değişim yapmasını sağlamak. Şu ana kadar bu strateji tam anlamıyla başarılı olmadı; ancak hiçbir şey, 28 Şubat günü Tahran’a düşen ilk bombadan öncesi gibi de olmayacak. Ne İran ne de Kürdistan toprakları artık eskisi gibi kalacak...
Rejim yeni bir konumlanma aldı, tabii ki Kürt güçleri de öyle. Şimdilik savaşa ara verildi ama bu, her şeyin bittiği anlamına gelmiyor. Bence bastırılan diğer devlet geleneğinin yeniden güçlenip ortaya çıkması için daha büyük ve kanlı hamleler yapılacaktır. Aslında bu durum ocak ayında sinyallerini veriyordu; hem İran hem de Kürdistan’daki metropol kentlerde esnafın, orta sınıfın ve öğrencilerin katıldığı ciddi halk ayaklanmaları vardı. İran bu protestoları çok sert bir şekilde bastırdı. ABD yönetimi de içerideki bu dinamiği gördüğü için harekete geçti. Bu nedenle savaşı öne çektiler ama henüz hedeflerine ulaşamadılar...
Bu durum böyle sürmeyecek, bunu Jina Amini ayaklanmasından sonraki süreçten anlıyoruz. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Örneğin kadınlara yönelik “ahlak polisi” saldırıları ve engellemeleri neredeyse bitti. Devlet güçleri artık istedikleri gibi kadınlara saldırıp “Saçınızı niye kapatmıyorsunuz?” ya da “Niye böyle giyiniyorsunuz?” diyemiyor. Elbette bu savaştan sonra da yeni toplumsal değişimler olacaktır...
Bence şu an en güçlü senaryo; Tahran rejimi içerisindeki o devletçi, ulusalcı -kimilerinin “Cumhuriyetçi” dediği- kesimin güçlenmesini sağlamak, zaten İran’da şu an güçlü bir sol veya sosyalist muhalefet yok. Kısacası Batı’nın ve ABD’nin de desteğiyle bu cumhuriyetçi devlet geleneği tekrar güç kazanıp rejimi ele geçirebilir...
"Haklar verilmeden yeni bir rejim inşa edilemez..."
SORU : Böyle bir iktidar değişiminde Kürtler ne olacak?
CEVAP : Kürtler, tıpkı Şam sürecinde olduğu gibi -nasıl ki Şam’da Rojava yönetimi ve Kürt güçleri ağırlanarak müzakereler yapıldıysa- benzer bir süreci Tahran’da da yaşayabilir. Rejimin geçiş sürecinde Kürtleri, Belucileri, Arapları ve diğer etnik grupları yeni yönetimle aynı masada görebiliriz. Şunun altını çizeyim: İlk kez rejime muhalif olan bütün kesimlerde, Kürtlere ve diğer azınlıklara karşı olumlu anlamda bir değişimin yaşandığını görüyoruz. Neredeyse bütün muhalif gruplar şu noktada hemfikir: Kürtlerin, Belucilerin, diğer etnik ve dinî azınlıkların ve kadınların hakları verilmeden yeni bir rejim inşa edilemez...
Bundan dolayı, olası bir rejim değişikliği sürecinde Kürtler, İran’daki diğer etnik ve dinî gruplar ve mevcut rejimle en yoğun mücadeleyi veren kesim olan kadınlar; yeni rejimin şekillenme sürecinde “kansız” bir şekilde yer alabilirler. Bu anlattıklarım, öngördüğüm birinci senaryo...
İkinci senaryo ise; eğer rejim içindeki o gizlenen ve bastırılan cumhuriyetçi, ulusalcı devlet geleneği güçlenip ortaya çıkmazsa ne olacağıyla ilgili. O zaman çok daha yoğun saldırılar yaşanacaktır. Belki bölge ülkeleri de bu savaştan çok daha fazla etkilenecektir. Hatta Türkiye de -hem İran ile komşu olması hem de NATO üyesi ve ABD müttefiki olması nedeniyle- bu ateşkesin bozulup yeni bir savaşın başlaması durumunda bir şekilde sürece dâhil olabilir. Bu durumda, bütün bölgeye yayılacak çok ağır bir savaş bizi bekliyor demektir...
"Savaş sürerse İran, Suriye gibi parçalanır..."
SORU : Peki, bu ikinci senaryo çerçevesinde başlayacak savaşın sonucunda ne olur sizce?
CEVAP : İran, tıpkı Suriye’de olduğu gibi parçalanacak. Rejim zayıfladığında, güçler belirli bir merkeze çekilecektir. Tıpkı Esad’ın 2012-2013 yıllarında yaptığı gibi -nasıl ki Şam’a çekildiyse- aynısı yaşanacak. Çünkü Esad’a o stratejik aklı veren de yine İran İslam Cumhuriyeti’ydi. Suriye’deki savaşı fiilen İran devlet güçleri yürütüyordu; yani Suriye’de bir “İran aklı” vardı. Şimdi bu akıl, kendi topraklarında devreye girecek. Güçler Tahran merkezine veya Humeyni’nin memleketi olan Kum kentine, yani mollalar kendi kalelerine çekilecek ve varlıklarını orada korumaya çalışacaklar. Sonuna kadar direneceklerdir; çünkü bu rejimin oldukça güçlü bir ideolojik yapısı var ve kolay kolay pes etmeyecektir...
Rejim bu merkezlere çekildiğinde ise İran parçalanacaktır. Beluciler kendi bölgelerini, Araplar güneyde kendi alanlarını, Kürtler ise kendi otonom bölgelerini ilan edeceklerdir. Elbette bu parçalı yapı tek başına sorunu çözmeyecek ve bizi kanlı bir süreç bekliyor olacak. Yani ikinci senaryo hem çok kanlı hem de uzun soluklu olacak.
SORU : Jina Amini ayaklanmasında olduğu gibi dönemsel olarak yaşanan protestolar ve itirazlar olsa da şu an savaşın belirleyeni ne Kürt güçleri ne sosyalist hareketler ne de sivil muhalefet… Bu, “İran ile ABD-İsrail savaşı” olarak adlandırılıyor. Kürtlerin Irak’ta ve Suriye’de ABD, hatta İsrail ile olan ilişkileri üzerine ciddi tartışmalar da yürütülüyor. Peki, İran Kürtlerinin ABD ve İsrail ile ilişkileriyle ilgili bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Kürt-İsrail-ABD denkleminde bizi neler bekler?
CEVAP : Rojhilatlı Kürtler arasında bu konuda iki temel görüş öne çıkıyor: Birincisi; partilerin kurumsal pozisyonlarını bir kenara bırakarak söylersem, “ABD ve İsrail desteği olmadan bu rejimi yenemeyiz, bu süreci bitiremeyiz.” diyen görüştür. İkinci görüş ise şunu savunuyor: “Bu emperyalist bir saldırıdır. Topraklarımızı rejime karşı koruduğumuz gibi ABD ve İsrail’e karşı da korumalıyız. Rejimi kendi iç dinamiklerimizle değiştirmeliyiz; zira dışarıdan destek alırsak onlara bağımlı hâle geliriz.”
SORU : Sanki ilk seçenek daha ağır basacak gibi görünüyor; özellikle Irak ve Suriye’de yaşananlar ve kurulan ilişkiler açısından…
CEVAP : Bence de. Bu kadar uzun süre ayakta kalan bir rejimin yıkılması, ancak dışarıdan bir müdahaleyle mümkün olabilir. Savaş elbette kötü bir şey; ağır kayıplara ve derin travmalara yol açıyor. Yerleşim merkezleri yerle bir ediliyor, sivil insanlar yaşamını yitiriyor. Ama bu savaş bir nevi kaçınılmazdı; yılların biriktirdiği dev bir tortunun sonucuydu. Ayrıca, bu rejimin bu şekilde süremeyeceğini ya da başka bir seçeneğin kalmadığını Kürtler de çok iyi biliyor. Şu anda bir “gardını alma” hali; “Acele etmeyelim, olayın rengi iyice belli olsun, ondan sonra hareket edelim.” tutumu hâkim. Bence Kürtler bu temkinli duruşlarında sonuna kadar haklılar...
"Suriye modeli",Rojhilat’ta karşılık bulamaz...
SORU : Bu yaşananların Türkiye’de devam eden çözüm süreciyle ilişkisini de konuşmak gerekecek. İran saldırılarından sonra, Erdoğan da dâhil olmak üzere, “Şimdi ne yapmak istediğimizi anladınız mı?” mealinde açıklamalar yapıldı. “İç cepheyi tahkim meselesini"de bir bakıma bu gelişmelere bağladılar. Irak’ta ve Suriye’de Kürtlerin karşısında yer alan bir Türkiye vardı; İran’da yaşananlarda Türkiye’nin rolüyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
CEVAP : Bence bu planın başarıya ulaşma şansı yok; Türkiye, Rojhilat’taki bu devasa dinamiğin önüne geçemeyecek. Çünkü Rojhilat, gerek coğrafi derinliği gerekse toplumsal dokusu bakımından Rojava’dan çok daha farklı bir siklet merkezidir. Türkiye, Rojava’yı Şam merkezi üzerinden bir cendereye alma ve oradaki kazanımları statükoya entegre etme stratejisi izledi. ABD’nin onayı ve konjonktürel zorunluluklarla Rojava bir ölçüde Şam eksenine itildi ve Türkiye’deki iç süreçler üzerinden orada bir paradigma değişikliği zorlandı. Ancak bu “Suriye modeli”, Rojhilat’ta karşılık bulmayacaktır...
Yine de bu yöntemi denemekten vazgeçmeyeceklerdir. Stratejilerini iki koldan yürütmeye çalışacaklar: Bir yandan olası yeni Tahran yönetimiyle diplomatik pazarlıklar yaparak Kürt kazanımlarını daha doğmadan sınırlandırmaya çalışacaklar; diğer yandan Türkiye’deki “iç cephe” söylemi üzerinden oradaki Kürt siyasi aktörlerine nüfuz etmeye çabalayacaklar. Fakat göz ardı ettikleri temel bir nokta var: Rojhilat’ın siyasi ve toplumsal dinamiği bu tür dış müdahalelere karşı dirençlidir...
Mahabad’ın tarihsel hafızası, Sine’nin güçlü sivil örgütlülüğü, Kirmanşah ve Urmiye’nin çok katmanlı sosyolojisi, Rojava’daki gibi tek merkezden kontrol edilebilir bir yapı sunmuyor. Şehirlerin her biri; dinî, mezhepsel ve sınıfsal açıdan özgün toplumsal dinamikler barındırıyor. Kısacası Türkiye, Suriye’de uyguladığı “çevreleme ve entegre etme” politikasını Rojhilat’ın bu karmaşık ve köklü yapısına kabul ettiremeyecek; orayı kendi nüfuz alanı içine çekme çabaları sonuçsuz kalacaktır. Rojhilat; yüzyıldır mücadele ettiği, ağır bedeller ödediği, peşinden koştuğu, kimi zaman ise kıl payı elinden kaçırdığı özgürlüğünü bence yakın bir gelecekte bir şekilde elde edecektir...
KAYNAK : Bu yazı Dilop Dergisi'nin 43. Sayısından Alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








