Latife Tekin’in anlatısında para, insanın dilini, hayal gücünü ve hatta korkularını biçimlendiren bir güç olarak beliriyor...
Anıl Mert Özsoy
[email protected]
Para, dil, bilinç ve yoksulluk… Usta yazar Latife Tekin’in Can Yayınları’ndan çıkan son romanı Para Gürültüsü etrafında kurduğu düşünsel evren, çağımızın ruhunu eleştiriye açan geniş bir tartışma alanına dönüşüyor. Tekin, edebiyatın giderek dijitalleşen, hızlanan ve parçalanan dünyada nasıl yeniden kurulduğunu; paranın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ontolojik ve epistemolojik bir kategori olarak nasıl işlediğini sorgulayan derinlikli bir düşünce hattı sunuyor. Karl Marx’ın meta fetişizmi kavramından dijital çağın “ikinci sözlü kültür”üne uzanan bu tartışma, romanın estetik dünyasıyla birlikte çağdaş kapitalizmin yarattığı yeni insan tipolojisini de gözler önüne seriyor...
Latife Tekin’in anlatısında para, insanın dilini, hayal gücünü ve hatta korkularını biçimlendiren bir güç olarak beliriyor. Yine Tekin roman boyunca yoksulluğun bir bilgi biçimi olarak yeniden tanımlandığı, dilin parçalanarak çoğaldığı ve bireyin dijital ağlar içinde yeni bir bilinç formuna sürüklendiği bir çağda, edebiyatın hâlâ nasıl direnebildiğini, nasıl dönüşebildiğini, bir çağın krizini, o krizin yarattığı bilinç yarıklarını ve bu yarıklardan sızan yeni anlatı imkânlarını ortaya koyuyor...
Latife Tekin’le Para Gürültüsü özelinde bugünün insanına, bugünün diline ve bugünün karanlık ama hâlâ umut taşıyan dünyasına dair konuştuk...
Para Gürültüsü, bir kriz romanı mı, yoksa yeni bir dünyanın habercisi olan bir “kehanet” metni mi?
Ne kriz ne kehanet, insanın başına gelen en lanetli şeyin yeni sahnesi… Bu sahnede maddi gerçeklikten daha büyük boyutlu sanallık başrolde. Yeni araçlar ve yeni bir dil, yeni bir medium imkânı bulmuş insanların yakalandığı sarmal. Yabancılaşmanın boyutlanması, girift hale gelmesi... Bir de şunu ekleyebilirim, sosyal bilim insanlarının ‘ikinci sözlü kültür çağı’ dedikleri bir işitsel, görsel zamandan geçiyoruz, ben bu zamanı yapabildiğimce objektif biçimde anlatmaya uğraştım...
‘Anlamlar kaymış, para soyut bir kılığa bürünmüş’
Romanın daha başında para, neredeyse insanın Tanrılarla kurduğu ilişkiye bağlanan bir “acziyet göstergesi” olarak konumlanıyor. Parayı ontolojik bir kategori olarak mı ele aldınız?
Parayla ilgili yeni bir şey söylemeye çalışmadım. Paraya dair düşünmek yeni bir şey değildi benim için. Uzak geçmişin hülyasına dalıp “Hepimiz ilk insanla aynı yaştayız” diyerek Muinar’ı yazmaya koyulduğum dönemde sezgi yoluyla kavrayıp keşfettiğim bir şeydi bu, dil nasıl Tanrıların korkusuyla örülerek kurulduysa, para da Tanrıların korkusuyla darp edilmiştir, başka türlüsü aklıma yatmıyor. Buzdan Kılıçlar’da paranın insanları neredeyse bir oyuncağa dönüştürmesini anlatmıştım, parayı ulaşılacak bir şahsiyetmiş gibi algılayıp peşine düşenlerin hikayesi… Ulaşmanın bir anlamı, ele geçirilmesi gereken bir ruhu, ulaşılmazsa her şeyin kayacağına dair derin bir korkunun yarattığı büyülenmiş insanın fantastik diliyle yazmıştım Buzdan Kılıçlar’ı. Ulaşılmayan her maddi şey tuhaf bir yücelik kazanıyordu yoksulların bilincinde. Buzdan Kılıçlar’dan (1989) Para Gürültüsü’ne otuz yedi yıl geçmiş, ikisi arasında dijital devrim dedikleri yepyeni ve sarsıcı bir dönem var. Anlamlar kaymış, yeni sözcükler türemiş, para daha soyut bir kılığa bürünmüş, parmak uçlarına kadar sinmiş bir içselleşme kazanmış. Bir dokunuşla bir yerden olabilecek en uzak yere anında uçan bir yer değiştirme hızı, rüzgârı bile aşan güç edinmiş. Bu lanetin bu çağda yeni koşullarda bambaşka bedenler, bambaşka biçimler bulması… Kriz demiştin az önce, krizin kronikleşmesi, bilinçlerde yeni yarıklar açması… Özetle paraya dair mitosun yeni araçlar, yeni kılıklar bularak görünme biçimleri...
‘Dijital çağdaki değişimi gözlemleyip yazdım’
Marx’ın meta fetişizmi kavramıyla düşündüğümüzde, romandaki para, değişim aracı olmanın dışında, aynı zamanda bir bilinç formu gibi işliyor. Bu bilinç formunu romanınızda nasıl kurguladınız?
Para Gürültüsü üzerine yazan arkadaşların da saptadığı gibi parayla kurulan bağın dilde yoğunlaşmasının, dakikleşmesinin, dolayısıyla bir mutluluk ve mutsuzluk çatışmasının hızlı salınımından doğan yeni bir bilinç formu denebilir bu duruma. Her yeni araç yeni bir bilinç yaratır, öncekinin biçimini bozar ve yeniden kurar...
Bunu bekliyor muyduk peki! Finans kapital çağının hızını böyle hayal ediyor muyduk dersen... Yani uzay teknolojisinin ilk müşterisi olan bankacıların herkesin iç dünyasına sızacak biçimlere bürüneceğini, elindeki parayı nereye yatıracağını düşünerek gece gündüz ekranlara bakan insanların görünmez bir ağla sarmalanacağını... Ben hayal edemezdim açıkçası. Dijital çağdaki bu değişimi bireylerin eyleminde gözlemleyip yazdım tabii ki, her anlatıcının kendince yapacağı bir kurguyla...
Marx Kapital’de metanın ve paranın yüzündeki peçeyi kaldırıp apaçık görünür kılmıştı, dahası paranın para üssüne dönüşerek metafizikleşmesini incelemişti, ciltler dolusu kitabın önsözünde herkesi uyarıyordu: De te fabula Narratur! Anlatılan senin hikayendir...
Para değerlerine göre ölçülen kastlar
“Paranın sınır hattı” fikri, kimlerin içeri alınacağına karar veren görünmez bir iktidar mekanizması sunuyor. Bu sınır hattını hangi teorik zeminde düşündünüz?
Sınır hattına burada bir teori aramaya gerek yok, dilde bu sınırlar zaten ve çoktan varlar: “Paran kadar konuş”, “Kaç paralık adamsın” diye diye havalanır erkek erkeğe, her yıl en büyükler ilan edilir; medya bunu şaşaalı bir biçimde yansıtır, en zengin birinci, en zengin on kişi, en zengin yüz kişi… Paranın göğünde oturanlar isim değiştirdikçe sınırlar yeniden çizilir, sınıflar, zümreler, tabakalar sayısal değerler edinir. Bu sistem para değerlerine göre ölçülen kastlar yaratmış. Yoksullar bu kastları aşma çabasıyla, ağızlarında epeyce iğreti duran yeni sözcükler edinir, bunlar para sahiplerinin sıradan dilinin çalıntı taklitleridir...
Metnin dili yer yer şiirsel, yer yer teknik, yer yer de kaotik bir akışa sahip. Bu parçalı dil yapısını nasıl inşa ettiniz?
Zaten bu parçalı dilin içinde değil miyiz ne zamandır! Şiirsel geliyorsa, aslında bu bence yenileşen dilin tazeliğinden doğan, yeni hayatı seslendirirken beliren gariplikten oluşan yeni imgeler böyle düşündürdüğü için olmalı... Kaotik bulunuyorsa işte bu para gürültüsünün yarattığı karmaşanın kendisi diyebilirim, gürültü bir sağırlaşma ortamı yaratır, anlaşılamayan anlatılamayan yalnızlaştırıcı, yabancılaştırıcı ve daha…
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm
Romanın baş kahramanı Kikobaki’nin dünyasında yoksulluk yalnızca ekonomik değil, epistemolojik bir yoksunluk olarak da karşımıza çıkıyor. Bu yoksunluk hakkında ne söylersiniz?
Çok doğru! Kuşkusuz başka şeyler de söylenebilir. Marx’ı taklit edecek olursam para sarayında başka türlü düşünülür, parasız kulübede daha başka. Ama bu ezeli bir doğru, öyle değil mi? Şimdiki doğrudan farkı yenisinin tuhaf yanılsatmaları. Dijital Çağ’da paraya ulaşmanın çok yakın, çok kolay, hatta hemenceciğini hissettirmeye dair yanıltsatma gücü… “Kodu çözünce tamam!” Ama bu büyük yanılsama geleceğe dair keskin bir umutsuzluk da yarattı insanda. “Başarı” ile “başarısızlık” arasındaki uçurumu olağanüstü büyüttü. Benim Yoksulluk Bilgisi diye eski bir yazım var, orada yoksulluğun dünyayı bir bilme biçimi olduğundan söz ediyorum, her kuşaktan yoksulun iyi bildiği üç şey vardır, hani şu, bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm dediğimiz. Bu üç kavramın en sert deneyiminden geçer yoksullar, kast ettiğim bu bilginin deneyimi...
Romanın yoksulları, klasik anlamda edilgen değil; öfkeli, sezgisel ve zaman zaman metafizik bir direniş içinde. Bu yeni yoksul figürü nasıl doğdu?
Biraz önce de söylediğim gibi yeni koşullarda idareten ödünç, çalıntı, olabildiğince iğreti sözcüklerle konuşan bildiğimiz yoksullar bunlar. Ben bugünü sezgisel bir bilinçle dinlerken doğmuş olabilirler...
Para Gürültüsü bir tür “paranoya estetiği” de kuruyor. Bu, dijital çağın kaçınılmaz bir sonucu mu?
Kazanmak gibi bir mutlulukla kaybetmek gibi bir mutsuzluğun sert çatışması arasında sürüp giden bir hikâye bu… Borsacı diliyle söyleyecek olursak “Kara Çarşamba, Kanlı Cuma, hafif ümitlendirici Pembe Perşembe” korku ve beklentisiyle yaşanan… Estetik derken, kapitalizm son bulmadıkça bitmeyecek krizlerinin acı dilli tatsız estetiği demek istiyorsun sanırım...
‘İnsanın duyuları ve duygularına has yaratıcılığın her şeye rağmen öleceğini sanmıyorum’
Kikobaki’nin video dili, sosyal medya söylemiyle edebiyat arasında hibrit bir form kuruyor. Dijital dünyada herkesin “anlatıcı” olduğu bir çağda, edebiyat güçlü konumunu hâlâ koruyabilir mi?
Edebiyatın konumu, statüsü diye bir şeyi kabul etmemek en doğrusu, konum, bir kurumsallık hatırlatıyor bana. Edebiyat eski toplumsal gücünü korumuyor, anlatı yeteneğinin önemli kısmını sinemaya kaptırdı. Sözlü kültür yazılı kültürle yarışmaya başladı. Bütün bunlar bir yana, edebiyat deneysellikle açılır daima, eskiye göre kendini yeniler, onarıp tazeler ve böylelikle canlı kalır. Daha doğrusu kendinden öncekini aşma isteğiyle var olur edebiyat. Her koşulda çatlağını bulup sızan su gibi akacak yaratıcı eylemlerden biridir bence. Ama son kırk elli yılda edebiyat kendi üzerine düşünürken bir içe kapanma hali yaşadı, yazarlığın fazlaca yüceltildiği bir zamandan söz ediyorum. Edebiyatın kendini büyük oranda dış çeperden yalıttığı bir zamandan…
Edebi yazı gündelik hayatın dilleriyle ve farklı disiplinlerin kavramlarıyla muhatap olmamaya çalıştı uzun süre. Oysa yazının hayatın ürettiği bu dilsel canlılıktan başka kaynağı var mı ki, yok! Var sayılsa bile, var olan eskiyi tekrarlıyor demektir. Edebiyat toplumsal çürümeden etkilenir, bu çürümeyi deneyimleyerek yenilenir, güç toplayarak çıkmayı dener. Çürüme edebiyata her zaman yeni ilhamlar, yeni çıkışlar, konfor alanlarından yeni kaçış hikayeleri kazandırır. Ne yazık ki böyle umut verici hikayelerle sık karşılaşmıyoruz. Dijital çağın yapay zekası, tanık olduğumuz gibi insanları büyülüyor. Orta Çağ’da buna benzer bir büyülenmeyi din yaratıyordu; bin yıllık bir uykuya daldı insanlık. Ama bu dijital büyüden korkarım ki uyanamayacağız… Çünkü ağlarla avlanmış ve uyuşmuş durumdayız. Belki şu; yeni ortaçağdan uyanmamız bin yıl sürmeyebilir. Hızın boyutları, yıkımın ve felaketin de çığlığı, çıkışın da daveti olmaya başlar. Eğer uyanabilirsek kabustan uyanmak gibi sarsıcı olacak herhalde bu…
İnsanların kullandığı makinelere benzediği zamanda yeni teknolojik protezlerin çoğaldığı, güçlendiği bir çağda, İnsanın duyuları ve duygularına has yaratıcılığın her şeye rağmen öleceğini sanmıyorum ama bu ikisinin arasında ciddi bir savaş olmasını arzuluyorum, hayal ediyorum...
Kapitalizmin bu vahşi evresinde “umut tacirliği”nin bir sektör haline gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Umut tacirliği, insanların birbirlerinin malına, parasına çökmesi için öteden beri hazırlanmış, şimdi dijital sanal imkanlar bulmuş, devlet eliyle de işletilen meşru bir kurum. Bu kurum öyle azgınlaştı ki ortam bir kurt avcılığına dönüştü. Örgütlendi, çeteleşti ve insanlığı kendi tuzağına çekti. Gelecek umudu azaldıkça kumar daha da büyüyecek...
Son olarak romanın finalinde hissedilen “büyük çöküş” duygusu, bir distopya mı yoksa yeni bir başlangıcın eşiği mi?
Bunca sözden sonra tuhaf olacak biraz ama umut görevlisiymişim gibi bir şey söyleyerek bitireyim yine de: Ben sana derim ki dertlenme Anıl… Her çöküşün bir çıkışı vardır mutlaka...
NOT : Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








